Ana Sayfa ›› Dergiler ›› Jinekoloji ve Obstetrik Dergisi Mart 2008 ›› Jinekoloji ve Obstetrik Dergisi Mart 2006


Jinekoloji ve Obstetrik Dergisi Mart 2006

 Mart 2006

    
 Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 20(1):11-19, 2006 
Polikistik Over Sendromu Hastalarının Tedavisinde Metforminin Klinik ve Biyokimyasal Etkileri

Tülay ÖZKILIÇ1, İlker ARIKAN2, Remzi ABALI2, Deniz ARIKAN2, Serpil BOZKURT2 
1 S.B. Sincan Dispanseri, Ankara 
2 S.B. İstanbul Eğitim ve Araştırma hastanesi, II. Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği, İstanbul

ÖZET
Polikistik Over Sendromu Hastalarının Tedavisinde Metforminin Klinik ve Biyokimyasal Etkileri 
AMAÇ: Çalışmamızda, ultrasonografik ve klinik olarak Polykistik Over Sendromu (PKOS) olduğu kanıtlanmış olgulara metformin tedavisi uygulayarak, olguların âdet düzeni, klinik olarak kıllanma derecesinin azalma oranı ve hormonal değerlerindeki değişiklikleri araştırdık. 
MATERYAL ve METOD: Kasım 2002 ve Haziran 2003 tarihleri arasında SSK İstanbul Eğitim Hastanesi 2. Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği'ne müracaat eden toplam 26 PKOS'li hasta çalışmaya alındı. Seçim kriterleri olarak, ultrasonografide Homburg kriterleri ve PKOS'nin klinik semptomlarından en az ikisinin varlığı kullanıldı. Olgulara diyet önerilmeden 6 ay süresince yemeklerle birlikte 850 mg. Metformin (Glucophage) 12 saat ara ile günde iki kez uygulandı. Olguların tedavi öncesi ve tedavi sonrası VKİ'leri, bel/kalça oranları, açlık insülin, serbest testosteron, DHEA-S, FSH ve LH değerleri karşılaştırıldı. 
BULGULAR: Olgulara diyet uygulanmamasına rağmen, tedavi öncesi ve sonrası BMI'ları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş izlendi (p< 0.05). Olguların bel-kalça oranları kıyaslandığında istatiksel olarak anlamlı fark vardı (p< 0.05). İnsülin değerlerinin tedavi öncesi ve sonrasında karşılaştırmasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p< 0.05). Serbest testosteron değerleri tedavi öncesi ve sonrasında karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş saptandı (p< 0.05). DHEA-S, FSH ve LH değerleri tedavi öncesi ve sonrasında kıyaslandığında, hepsinde istatiksel olarak anlamlı fark görülmekteydi (p< 0.05). Tedavinin başlangıcında adet düzensizliği olan 24 olgunun (% 92.3) 18'inde (% 69.2) 6 aylık metformin tedavisi sonunda düzenli âdetler saptandı. 
SONUÇ: Polikistik over sendromlu olgularda hiperinsülinemiyi ve insülin direncini azaltmak amacıyla metformin kullanılması sonucunda, insülin metabolizması, VKİ'inde, androjen seviyelerinde ve âdet düzenlerinde olumlu değişiklikler görülmekte, çoğu anovulatuar ve infertil olan bu hastaların fertiliteleri de olumlu etkilenmektedir.
Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 20(1):11-19, 2006 
Anahtar kelimeler: Polikistik Over Sendromu, Metformin

 

Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 20(1):20-24, 2006 
Derya Sağlık Ocağı Bölgesinde 50 Yaş Üstü Kadınlarda İdrar İnkontinansı Varlığı ve Etkileyen Etmenler
Şennur DELİBAŞ1, Ayşe Gül GÜZEL2, Yusuf Alper KATI2, Ruhan Deniz TOPUZ2, Hatice GİRAY2, Belgin ÜNAL2 
1 Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, İzmir 
2 Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı, İzmir
ÖZET
Derya Sağlık Ocağı Bölgesinde 50 Yaş Üstü Kadınlarda İdrar İnkontinansı Varlığı ve Etkileyen Etmenler 
AMAÇ: Derya Sağlık Ocağı bölgesinde 50 yaş üstü kadınlarda, idrar inkontinansı varlığını, özelliklerini, risk etmenlerini ve psikososyal etkilenmeyi belirlemektir. 
MATERYAL ve METOD: Aralık 2004-Ocak 2005 tarihlerinde yapılmış kesitsel araştırmadır. Derya Sağlık Ocağı bölgesindeki 50 yaş üstü 1.081 kadın evreni oluşturmaktadır. % 95 güven aralığında, % 25.0 görülme sıklığı ve % 5.0 sapma ile en az örnek büyüklüğü 260 olarak hesaplanmıştır ve küme örnekleme yöntemiyle seçilen 270 kadından 224'üne ulaşılarak (% 82.9) anket uygulanmıştır. 
Bağımlı değişken idrar inkontinansı varlığıdır. Bağımsız değişkenler sosyodemografik özellikler, üreme sağlığı, geçirilen batın operasyonları ve tedavi almaya ilişkin değişkenlerdir. Veri Ki-Kare Testi ve Lojistik Regresyon Analizi ile çözümlenmiştir. 
BULGULAR: Araştırma grubundaki kadınların % 39.3'ünde idrar inkontinansı saptanmıştır. En sık karşılaşılan inkontinans tipi karışık tiptir (% 44.3) ve % 47.7 ile hafif derecede inkontinans en sık bildirilmektedir. Kadınların % 54.5'inde psikososyal etkilenme söz konusudur. İdrar inkontinansı olan kişilerin % 40.9'u bu sorun nedeni ile doktora başvurmuştur. Lojistik Regresyon Analizine göre dul veya boşanmış olma ve 10 yılı aşan menapoz süresi risk etmenleridir. 
SONUÇ: Derya Sağlık Ocağı bölgesinde 50 yaş üstü kadınlarda idrar inkontinansı varlığı yüksek bulunmuştur. Dul veya boşanmış olma ile 10 yılı aşan menopoz süresi idrar inkontinansı için risk etmenleridir. 
Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 20(1):20-24, 2006 
Anahtar kelimeler: İdrar İnkontinansı, Menopoz, Psikososyal Etkilenme

 

Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 20(1):25-31, 2006 
Disfonksiyonel Uterus Kanamalı Hastalarda Levonorgestrel Salgılayan Araçların Teröpatik Etkinliği 
Hülya ÖMER1, Besim Haluk BACANAKGİL1, İlker ARIKAN2, Güler ATEŞER1, Birtan BORAN1 
1 S.B. İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi, I. Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği, İstanbul 
2 S.B. İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi, II. Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği, İstanbul
ÖZET
Disfonksiyonel Uterus Kanamalı Hastalarda Levonorgestrel Salgılayan Araçların Teröpatik Etkinliği 
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı , Levonorgestrel salgılayan intrauterin sistem (LNG-IUS)'in disfonksiyonel uterin kanama nedeniyle başvuran hastalardaki tedavi etkinliğini değerlendirmektir. 
MATERYAL ve METOD: 2001-2004 yılları arasında, anormal uterin kanama nedeniyle başvuran, yaşları 25 ile 54 arasında değişen 35 hasta bu çalışmaya dahil edildi. Hemoglobin değeri 11 gr/dl altındakiler anemik olarak kabul edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalardan uygulama öncesinde endometriyal örnekleme, uygulama öncesi ve 12. ayda vajinal smear alındı. Çalışmaya dahil edilen hastalara Levonorgestrel (LNG) salgılayan bir sistem olan LNG-IUS takıldı. Hastalar 3., 6. ve 12. aylarda kontrollere çağrıldı. Kontrollerde RİA kontrol edilerek, kanama miktarı, kanama süresi ve hasta memnuniyetine dair subjektif değerlendirme yapıldı. 
BULGULAR: LNG-IUS uygulaması sonrasında 12. ayın sonunda yapılan kontrollerde kanama miktarlarına yönelik değerlendirme yapılırken, 11 (% 34.4) hasta kanamanın tamamen kesildiğini, 20 (% 62.5) hasta kanamanın belirgin olarak azaldığını, 1 (% 3.1) hasta ise, kanama miktarının değişmediğini belirtmiştir. Kanama süreleri ile ilgili değerlendirmede, 16 (% 50) hasta kanama miktarının belirgin olarak azaldığını, 3 (% 9.4) hasta kanamanın eskiye oranla azaldığını, 2 (% 6.3) hasta kanama süresinin değişmediğini ifade etmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların takiplerinde bakılan hemoglobin değerleri incelendiğinde, LNG-IUS takılmadan önce bakılan hemoglobin değerlerinin ortalaması 10.620±1.170 gr/dl, 3. ay sonundaki ortalaması 11.457±1.066 gr/dl, 6. ayın sonunda 12.246±1.310 gr/dl, 12. ayın sonunda ise, 13.38±0.75 gr/dl olarak bulunmuştur. 
SONUÇ: Sonuç olarak, disfonksiyonel uterus kanamaları olan kadınlarda, uterusu ve fertiliteyi koruyan, histerektomiye ve histeroskopik yöntemlere alternatif bir yöntem olarak LNG-IUS iyi bir tedavi seçeneğidir. 
Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 20(1):25-31, 2006 
Anahtar kelimeler: Disfonksiyonel uterin kanama, Levonorgestrel salgılayan intrauterin system

 

Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 20(1):32-37, 2006 
Elektif Sezaryen Operasyonlarında Genel ve Spinal Anestezinin Yenidoğan APGAR Puanına ve Kordon Kan Gazlarına Etkisi
Alpaslan AKYOL, Ahmet AKGÜN, Ali GEDİKBAŞI, Gürkan AĞRALI, Yavuz CEYLAN 
T.C. Sağlık Bakanlığı, Bakırköy Doğumevi, Kadın ve Çocuk Hastalıkları Eğitim Hastanesi, İstanbul
ÖZET
Elektif Sezaryen Operasyonlarında Genel ve Spinal Anestezinin Yenidoğan APGAR Puanına ve Kordon Kan Gazlarına Etkisi 
AMAÇ: Bu çalışma sezaryen yapılan olgularda genel ve spinal anestezi uygulamasının yenidoğan üzerine etkisini araştırmak üzere gerçekleştirilmiştir. 
MATERYAL ve METOD: Çalışmamız, Sağlık Bakanlığı Bakırköy Doğumevi, Kadın ve Çocuk Hastalıkları Eğitim Hastanesi Doğum Kliniği'ne Ağustos 2003-Nisan 2004 tarihleri arasında başvuran 62 gebeyi kapsamaktadır. Olgular, gebeliğin seyri açısından fetal ve maternal risk taşımayan, 37. gebelik haftasını doldurmuş, tekiz ve baş prezantasyonlu gebeliklerden oluşmaktadır. Rastgele 32 gebeye genel, 30 gebeye spinal anestezi uygulandı. Tüm olgularda aynı sezaryen tekniği uygulandı. Yenidoğanların APGAR puanı ölçümü çocuk hekimi tarafından yapılıp, hemen bebek çıkımında umbilikal arterden kan alınarak pH, pO2, pCO2 ve bikarbonat (HCO3) ölçümleri yapıldı. İstatistiksel hesaplamalarda bağımsız gruplar için Student's t testi kullanıldı. p< 0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. 
BULGULAR: Genel ve spinal anestezi grubunda yaş, parite ve preoperatif hemoglobin, hematokrit değerleri açısından fark yoktu. Araştırılan parametrelerden 1. dk. APGAR puanı genel anestezi grubunda 7.88±0.6 olmasına karşın, spinal anestezi grubunda 8.03±0.6 idi (p= 0.352). 5. dk. APGAR puanı ise, genel anestezi grubunda 7.56±0.4 olmasına karşın, spinal anestezi grubunda 7.98±0.5 idi (p=0.387). Kan gazları analizlerinde ise, ortalama pO2 değerleri genel anestezi grubunda 26.15±8 mmHg'ya karşın, spinal anestezi grubunda 23.59±7 mmHg idi (p=0.188). Ortalama pCO2 genel anestezi grubunda 49.17±6.3 mmHg'ya karşın, spinal anestezi grubunda 50.36±8.9 mmHg idi (p=0.549). Ortalama HCO3 değerleri genel anestezi grubunda 23.73±1.1 mEq/L olmasına karşın, spinal anestezi grubunda 24±1.6 mEq/L olarak bulundu (p=0447). Umbilikal arter pH değerleri genel anestezi grubunda 7.308±0.02'yken, spinal anestezi grubunda 7.309±0.02 idi (p=0.998). Genel ve spinal anestezi gruplarında değerlendirilen tüm parametreler için istatistiksel anlamlı fark yoktu. 
SONUÇ: Elektif sezaryen operasyonlarında spinal ve genel anestezinin yenidoğana etkileri bakımından birbirlerine üstün olmadığı görülmüştür. 
Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 20(1):32-37, 2006

 

Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 20(1):38-45, 2006 
Serviksin Prekanseröz Lezyonlarının Değerlendirilmesinde Sitoloji, Kolposkopi, Histoloji ve Human Papillomavirusün Yeri
Remzi ABALI1, Serpil BOZKURT1, İlker ARIKAN1, Ali ŞAHİN1, Oktay ERDENER1, Tülay ÖZKILIÇ1, Sevgi ERGİNÇ2, Kenan MİDİLLİ2 
1 S.B. İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği, İstanbul 
2 İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Mikrobiyoloji Anabilim Dalı, İstanbul
ÖZET
Serviksin Prekanseröz Lezyonlarının Değerlendirilmesinde Sitoloji, Kolposkopi, Histoloji ve Human Papillomavirusün Yeri 
AMAÇ: Patolojik smear sonucu ile gelen hastaların tedavi ve takibinin yönlendirilmesinde smear tekrarının, kolposkopi ile yönlendirilmiş biopsinin ve HPV testinin önemini belirlemek. 
MATERYAL ve METOD: Kliniğimizde uygulanan sitolojik tarama kapsamında, 3/2/2002-26/1/2004 tarihleri arasında serviko-vaginal smear alınan 2294 hasta içerisinde patolojik smear sonuçları ile gelen 71 hasta çalışma grubuna alındı. Hastaların hepsine smear tekrarı, kolposkopi, yönlendirilmiş punch biopsi ve endoservikal kürtaj yapıldı. Bu grupta smear tekrarı biopsi sonuçları ile karşılaştırılarak smear tekrarının sensitivitesi, spesifisitesi, pozitif ve negatif prediktif değerleri hesaplandı. Çalışmanın ikinci grubunu 71 hasta içinde HPV bakılan 47 hasta oluşturdu. Bu grup içinde lezyonlara göre HPV yüzdeleri hesaplandı. 
BULGULAR: ASCUS grubunda 7 hafif displazi (% 12.9), 5 orta/ağır displazi (% 9.2) ve LSIL grubunda 4 hafif displazi (% 40), 3 orta/ağır displazi ve daha ağır lezyon (% 30) saptandı. Smear tekrarının hafif displazi için sensitivite, spesifisite, negatif ve pozitif prediktif değerleri sırasıyla % 72.7, % 83.7, % 66.7, % 87.2 ve aynı oranlar orta/ağır displazi ve daha ağır lezyonlar için % 90, % 83.7, % 52.7, % 97.6 olarak bulundu. HPV bakılan grupta toplam orta/yüksek riskli HPV oranı % 17.02 olarak bulundu. HSIL bulunan 2 hastanın 2'sinde de orta/yüksek riskli HPV pozitif bulundu. Biyopsi sonuçlarına göre HPV oranları karşılaştırıldığında, hafif displazi bulunan 10 hastanın 4'ünde (% 40), orta ağır displazi ve daha ağır lezyon bulunan 5 hastanın 3'ünde HPV pozitif bulundu (% 60). 
SONUÇ: Çalışmamız sonuçlarına göre, şüpheli smear sonucu olan hastalarda smear tekrarı ile takip, sadece uyumlu ve düzenli kontrollere gelebilecek hastalarla sınırlandırılmalıdır. Bu hastalarda oldukça önemli oranda yüksek grade lezyon bulunabileceğinden dolayı kolposkopi ve gereğinde biopsi alınması öncelikli tercih olmalıdır. HPV taraması, bu hastaların takibinde smeare yardımcı bir test olarak kullanılabilir. 
Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 20(1):38-45, 2006 
Anahtar kelimeler: Serviksin Prekanseröz Lezyonu, Kolposkopi, Smear Tekrarı, Biopsi, Human Papillomavirüs

 

Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 20(1):46-51, 2006 
Yaş, Parite, Vücut Kitle İndeksi ve Menopozun Ürodinamik Tanıya Etkileri
Alpaslan AKYOL, Serdar ÇİMEN, İbrahim ÇELEBİ, Gürkan AĞRALI, H. Cemal ARK 
T. C. Sağlık Bakanlığı, Bakırköy Doğumevi, Kadın ve Çocuk Hastalıkları Eğitim Hastanesi, İstanbul
ÖZET
Yaş, Parite, Vücut Kitle İndeksi ve Menopozun Ürodinamik Tanıya Etkileri 
AMAÇ: Yaş, parite, vücut kitle indeksi (VKİ) ve menopoz durumunun ürodinamik tanı üzerinde etkisinin araştırılması. 
MATERYAL ve METOD: Ocak-Haziran 2004 tarihleri arasında idrar kaçırma şikâyeti ile ürojinekoloji kliniğine başvuran 302 hastaya ürodinamik inceleme yapıldı. Olgular herhangi bir sistemik ve nörolojik hastalığı olmayan hastalardan seçildi. Ayrıca, muayene bulgusunda subtotal ve total prolapsus saptanan olgular çalışma dışında bırakıldı. Olgular, yaşa göre 40 yaş ve altı, 40-50 yaş arası, 50 yaş ve üzeri olarak üçe, parite sayılarına göre 3'den az, 3-4 ve 4'ten fazla olarak üçe, VKİ olarak 25 ve altı, 25-30 arası ve 30'dan fazla olarak üçe, menopoz durumuna göre menopoz ve premenopoz grubu olarak ikiye ayrılarak ürodinamik tanılar değerlendirildi. Ürodinamik tanıda, dolum sistometrisi ve üretral basınç profili değerleri kullanıldı. Ürodinamik tanı olarak olgular, anatomik stres inkontinans ve alt grupları (Tip I, II, III ASİ), detrusor instabilitesi, miks tip inkontinans olarak sınıflandırıldı. 
BULGULAR: Olgular, yaş gruplarına göre gruplandırıldığında ürodinamik tanı olarak gruplar arasında istatistiksel fark saptanmadı (p=0.070). Paritelerine göre gruplandırıldığında yine ürodinamik tanı dağılımı bakımından gruplar arasında istatistiksel fark yoktu (p=0.741). VKİ'ye göre olgular gruplandırıldığında da gruplar arasında istatistiksel fark yoktu (p=0.789). Menopoz durumu dikkate alınarak yapılan gruplandırmada ise, menopoz grubunda Tip III stres inkontinansın ve detrusor instabilitesinin anlamlı olarak daha fazla olduğu görüldü (p=0.021). 
SONUÇ: Yaş, parite, VKİ ve menopoz durumuna göre yapılan gruplandırmaların ürodinamik tanıya etkileri araştırıldığında, sadece menopoz olması durumunda ürodinamik tanı dağılımında fark oluştu. Menopoz grubunda, menopoz öncesi gruba göre Tip III ASİ ve Detrusor instabilitesi sıklığı daha fazlaydı. 
Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 20(1):46-51, 2006 
Anahtar kelimeler: YKİ, Menopoz, Ürodinamik Tanı

 

Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 20(1):52-58, 2006 
Oksitosin ve Prostaglandin E1 ile Yapılan Aktif Doğum İndüksiyonunda Doppler Akım Değişikliklerinin Karşılaştırması
Metin İNGEÇ, Hatice Ş. BIKMAZ, Bünyamin BÖREKÇİ, Yakup KUMTEPE, Sedat KADANALI 
Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Erzurum
ÖZET
Oksitosin ve Prostaglandin E1 ile Yapılan Aktif Doğum İndüksiyonunda Doppler Akım Değişikliklerinin Karşılaştırması 
AMAÇ: Bu prospektif çalışmanın amacı, oksitosin ve misoprostolle yapılan doğum indüksiyonunda, uterin ve umblikal arter doppler akım direnci belirteçlerini karşılaştırmaktır. 
MATERYAL ve METOD: Doğum indüksiyonu için endikasyon koyulan 70 gebe kadına intravenöz oksitosin veya gerektikçe 6 saatte bir 50 µg vajinal olarak misoprostol verildi. Uterin ve umblikal arterlerin doppler değerlendirmesi indüksiyon öncesi, indüksiyondan 3 saat sonra (latent faz) ve aktif fazlarda yapıldı. Bu arterlerde pulsatilite indeksi (PI), rezistans indeksi (RI) ve sistol/diastol (S/D) oranı ölçüldü. 
BULGULAR: İki grubun demografik özellikleri benzerdi. Uterin arterlerin incelemesinde, doğumun latent ve aktif fazlarında umblikal arter PI, RI ve S/D oranları değişmedi. Bu belirteçler latent fazda, oksitosin ve misoprostol ile doğum indüksiyonuna başlamadan önceki ölçüme göre belirgin artış gösterdi. Doğumun latent ve aktif fazları arasında tüm arterlerde PI, RI ve S/D oranı açısından önemli bir değişiklik görülmedi. Aktif fazda uterin arterde ölçülen doppler parametreleri misoprostol grubunda oksitosin grubunda ölçülenlere göre önemli derecede yüksekti, fakat umblikal arter ölçümleri benzerdi. İndüksiyon öncesi dönemde umblikal arterde tespit edilen yüksek S/D oranı ile artmış sezaryen riski arasında pozitif lineer ilişki görüldü (r=0.282, p< 0.05). 
SONUÇ: Oksitosin veya misoprostol ile yapılan doğum indüksiyonu uteroplasental direnç artışına yol açar, fakat umblikal dolaşım bundan etkilenmez. İndüksiyon öncesi tespit edilen yüksek S/D oranı artmış sezaryen riskini gösterebilir. 
Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 20(1):52-58, 2006 
Anahtar kelimeler: Doppler, Oksitosin, Misoprostol, Doğum İndüksiyonu

 

Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 20(1):59-62, 2006 
Genç Hastalarda Değişik Evrelerdeki Borderline Over Tümörlerinde Yaklaşım (Altı Olgunun İrdelenmesi)
Nurettin AKA1, Gültekin KÖSE1, Pınar KUMRU1, Selvinaz ÖZKARA2 
1 Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği, İstanbul 
2 Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Patoloji Kliniği, İstanbul
ÖZET
Genç Hastalarda Değişik Evrelerdeki Borderline Over Tümörlerinde Yaklaşım (Altı Olgunun İrdelenmesi) 
Borderline over tümörleri, klinik ve patolojik özellikleri açısından benign ve malign epitelyal over tümörleri arasında bir gruba verilen addır. Biri infertil, biri virgo olan altı olgu, ultrasonografik incelemede ve batın tomografisinde batında kitle tespit edilip, over tümörü ön tanısı ile opere edildi. İntra operatif patoloji konsültasyon sonuçlarının borderline gelmesi üzerine üç olguda radikal cerrahi ve evreleme ve bunlardan bir tanesinde mezenter kist ekstirpasyonu, dördüncü olguda unilateral salpingooferektomi+ total abdominal histerektomi ve evreleme, infertil olan beşinci olguda ise, fertiliteyi koruyucu cerrahi ile evreleme, virgo olan 17 yaşındaki hastada bilateral kistektomi, appendektomi yapıldı ve batın içi yıkama sıvısı alındı. Histopatolojik olarak dört olguda seröz papiller borderline over tümörü, diğer bir olguda her iki overde mikst epitelyal borderline over tümörü ve altıncı olguda borderline papiller kistadenom tespit edildi. Olgulardan biri FIGO evre IIIc, biri infertil olan dört olgu FIGO evre Ia ve son olgu FIGO evre Ib olarak değerlendirildi. FIGO evre IIIc olan olguda adjuvan kemoterapi uygulandı. Literatür bilgileri ışığında borderline over tümörlerinin tanı ve tedavileri tartışıldı. 
Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 20(1):59-62, 2006 
Anahtar kelimeler: Borderline Over Tümörü, Overien Neoplazmlar
Logos Tıp Yayıncılığı
Yildiz Posta Cad. Sinan Apt. No:36
D.63-64 Gayrettepe 34349 Istanbul
 
Fax :
(212) 288 0541
(212) 288 5022
(212) 211 6185
  E-mail
[email protected]
  Google Maps için tıklayın