Ana Sayfa ›› Dergiler ›› Çocuk Cerrahisi Dergisi ›› Çocuk Cerrahisi Dergisi Nisan 2006


Çocuk Cerrahisi Dergisi Nisan 2006

www.tccd.org.tr
    
Saccharomyces boulardii ile tedavinin tıkanma sarılıklı sıçanlardaki bakteriyel translokasyon üzerine etkileri 20 (1):6-10, 2006
Özkan HEREK, Mustafa YILMAZ, İlknur KALELİ, Nural CEVAHİR 
Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Cerrahisi, Gastroenteroloji ve Mikrobiyoloji Anabilim Dalları, Denizli
 
ÖZET
 
     Amaç: Bu çalışmanın amacı, bir probiyotik olarak kullanılan Sacchromyces boulardii ile tedavinin safra yolları tıkanıklığındaki bakteriyel translokasyon üzerine etkilerini araştırmaktı. 
Gereç ve Yöntem: Bu amaçla, 30 adet erkek albino sıçan 3 gruba ayrıldı: Grup 1) Sham operasyon grubu (n=10), Grup 2) Koledok bağlanan grup (n=10), Grup 3)Koledok bağlanan+Saccharomyces boulardii verilen grup (n=10). Grup 3'deki sıçanlar koledokları bağlandıktan sonra 5 gün süreyle oro-gastrik besleme tüpü ile verilen Saccharomyces boulardii (1 mgr/gr vücud ağırlığı/gün) ile tedavi edildi. Grup 1 ve 2'deki sıçanlara aynı miktarda serum fizyolojik plasebo olarak verildi. Altı gün sonra tüm ratlar öldürüldü. Mezenter lenf düğümleri, karaciğer, dalak, kan ve çekal içeriklerinden kültürler yapıldı. 
Bulgular: Bakteriyel translokasyon insidansı Grup 1'de % 10 (1/10), Grup 2'de % 70 (7/10), ve Grup 3'de % 30 (3/10) olarak bulundu. Grup 2'deki bakteriyel translokasyon insidansındaki artış grup 1 ile karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı idi (p<0.05). Her ne kadar, grup 3'deki bakteriyel translokasyon insidansı grup 2 ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı değilse de, grup 1 ile karşılaştırıldığında da anlamlı bir artış bulunmadı (p>0.05). Diğer taraftan Grup 3'de çekal içerikteki total bakteri sayısında grup 1 ile karşılaştırıldığında belirgin artış saptanmazken (p>0.05), grup 2'de çekal floradaki total bakteri sayısında grup 1 ile karşılaştırıldığında belirgin artış bulundu (p<0.01). 
Sonuç: Bu çalışmanın sonuçları göstermiştir ki safra yolları tıkanıklığı bakteriyel translokasyon oluşumuna yardımcı olmakta ve arttırmaktadır. Saccharomyces boulardii intestinal ekolojik dengeyi nispeten korumuştur. Saccharomyces boulardii uygulaması tıkayıcı sarılıktaki bakteriyel translokasyon insidansını azaltabilir sonucuna varılmıştır. 
Anahtar kelimeler: Bakteriyel translokasyon, probiyotik, Saccharomyces boulardii, tıkayıcı sarılık, safra yolları tıkanıklığı

 

Akciğer reekspansiyonu pnömotorakslı yenidoğanlarda idrar lipid peroksidasyon ürünlerini etkiler mi? 20 (1):11-15, 2006
Adnan ASLAN, Güngör KARAGÜZEL, Aşkın GÜRA, Çağdaş KARAVELİ, Nimet İZGÜT-UYSAL, Nihal OYGÜR, Mustafa MELİKOĞLU 
Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi, Çocuk Hastalıkları-Yenidoğan ve Fizyoloji Anabilim Dalları, Antalya
 
ÖZET
 
    Amaç: Pnömotoraks gelişen yenidoğanlarda akciğer reekspansiyonunun idrar lipid peroksidasyon ürünleri üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçladık. 
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya mekanik ventilatörde tedavi edilen 12 pnömotorakslı yenidoğan (26-37. gestasyonel hafta) ve oksijen desteği almayan sağlıklı 15 yenidoğan (31-37. gestasyonel hafta) dahil edildi. Hastalar, pnömotoraksın tanımlanmasını takiben yaklaşık olarak 10 dakika içinde tüp torakostomi geçirdiler. Pnömotoraks gelişen olgularda tüp torakostomiden hemen önce (birinci dönem), 1 saat sonra (ikinci dönem), 12 saat sonra veya pnömotorakslı akciğer tam ekspanse oluncaya kadar (üçüncü dönem) 12 saatte bir idrar örnekleri toplandı ve -70°C'de saklandı. Aynı dönemlerdeki vital bulgular (kalp tepe atımı, kan basıncı, solunum sayısı, oksijen saturasyonu) ve ventilatör parametreleri (maksimum inspiratuar basınç ve son ekspiratuar basınç) kaydedildi. Lipid peroksidasyonu idrar malondialdehid (MDA) düzeylerinin ölçülmesiyle değerlendirildi. 
Bulgular: Birinci, ikinci ve üçüncü dönemlerdeki idrar MDA düzeyleri (sırasıyla 4.08±2.1 nmol/L, 2.8±2.3 nmol/L ve 2.9±1.9 nmol/L) arasında anlamlı bir farklılık bulunmamaktaydı (p>0.05). Kontrol MDA değerleri (4.4±3.06 nmol/L) ile pnömotorakslı yenidoğanların MDA değerleri arasında anlamlı bir farklılık yoktu (p>0.05). Pnömotorakslı yenidoğanlarda her dönemde kontrollere göre kalp tepe atımı daha yüksekti (p<0.05). Sistolik, diastolik kan basıncı ve oksijen saturasyonu, birinci ve ikinci dönemde kontrollere göre daha düşüktü (p<0.01). Pnömotorakslı olguların ventilatör parametreleri dönemler arasında farklılık göstermedi. 
Sonuç: Deneysel çalışmalar, uzun süreli kollaps ve reekspansiyon sonrası akciğer dokusunda oksijen radikallerinin arttığını göstermiştir. Bununla beraber, pnömotorakslı yenidoğanlarda idrar lipid peroksidasyon ürünlerinin ilk kez değerlendirildiği bu prospektif çalışma, reekspansiyonun idrar MDA düzeylerini etkilemediğini ve kısa süreli kollaps ve reekspansiyonun akciğer dokusunda reperfüzyon hasarı ile sonuçlanmayabileceğini göstermektedir. 
Anahtar kelimeler: Pnömotoraks, yenidoğan, idrar, malondialdehid

 

Çocukluk çağında özofagus delinmelerine bağlı mediastinitlere konservatif yaklaşım 20 (1):16-20, 2006
Suzi DEMİRBAĞ, Tuğrul TİRYAKİ, Cüneyt ATABEK, İlhami SÜRER, Bahadır ÇALIŞKAN, Haluk ÖZTÜRK, Salih ÇETİNKURŞUN 
Gülhane Askeri Tıp Akademisi, Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı, SB Dışkapı Çocuk Hastanesi, Çocuk Cerrahisi Kliniği, Ankara
 
ÖZET
 
       Amaç: Özofagus delinmesi sindirim kanalının en ciddi yaralanmalarından birisidir. Günümüzde tanı ya da tedavi amaçlı özofagoskopinin kullanımının artması eskiden daha nadir gözlenen bu patolojinin artık artan oranlarda karşımıza çıkmasına neden olmaktadır. Bu çalışmanın amacı çocukluk çağındaki özofagus delinmelerinin ve buna bağlı gelişen mediastinitin ameliyatsız tedavisinin güvenliğini ve etkinliğini değerlendirmektir. 
Gereç ve Yöntem: Bu klinik ve retrospektif araştırmada 1999-2004 yılları arasında, genel anestezi altında, antegrad buji dilatasyonuna bağlı, özofagus delinmesi ve mediastinit gelişen 12 olgu incelenmiştir. Çalışma iki ayrı merkeze bu nedenle başvuran olgulardan seçilmiştir. Hastalara, geniş spektrumlu antibiyotikler, nazogastrik aspirasyon, gerekli hastalara plevral ya da mediastinal drenaj ile parenteral ya da gastrostomiden enteral beslenme programlarını içeren bir tedavi protokolü uygulanmıştır. 
Bulgular: 1999-2004 yılları arasında 12 olguda 13 özofagus delinmesi olmuştur. Olgulara dörder haftalık aralıklarla, yaklaşık iki ile üç yıl arasında düzenli dilatasyon uygulanmıştır. Beş yıllık dönemde özofagus delinmesinin klinikte yapılan tüm dilatasyonlara oranı 13/1320 (% 0.0098)'dir. Olguların ikisi (% 16.6) kız, onu (% 84.4) erkek olup, ortalama yaş 3.78 yıl (3-7 yaş)'dır. Delinmelerin tamamı dilatasyon işlemi sırasında olmuştur. Ortalama hastanede kalış süreleri 20.7 gün (16-27 gün) olarak hesaplanmıştır. Olguların % 76.9'unda göğüs ağrısı, % 69.2'sinde solunum zorluğu ve taşipne, % 46.1'inde ise ateş ve kusma, % 7.6 olguda ise epigastrik ağrı yakınması gözlenmiştir. Olguların tümüne tıbbi tedavi uygulanmış  ve  hiçbir hasta kaybedilmemiştir. 
Sonuç: Ülkemizde, özellikle kostik madde içimi ve buna bağlı ciddi özofagus darlıkları halen önemli bir problemdir. Alınan tüm önlemlere karşın , temizlik maddelerinin çeşitlerinin artması, bu maddelerin çocuklar için çekici renklerde olması ve ailelerin konuya yeterince duyarlı olmamaları kostik özofajitin ve buna bağlı darlıkların sıklığının artmasına yol açmaktadır. Bu olgulara uygulanan dilatasyon işlemleri sırasında özofagus delinmeleri kolayca oluşabilmektedir. Bu nedenle yapılan dilatasyonları takiben dikkatli klinik gözlem ve kuşku varsa çekilecek akciğer filmi ile delinme olup olmadığının değerlendirilmesi önemlidir. Erişkinlerden farklı olarak, özofagus delinmesi ve buna bağlı mediastinitler çocukluk çağında uygun yoğun bakım koşullarında ameliyatsız yaklaşımla güvenli bir şekilde tedavi edilebilmektedir. Ancak dikkatli yapılacak dilatasyonlarla önlenmesi çok daha kolay ve masrafsızdır. 
Anahtar kelimeler: Kostik özafajit, mediastinit, özafagus delinmesi, çocuk

 

Çocukluk çağı plastron apandisitlerin tedavisinde geciktirilmiş apendektomi gerekli midir? 20 (1):21-24, 2006
Aytaç KARKINER, Günyüz TEMİR, Aliye KANDIRICI, Derya YAYLA, Esra UÇUK, Başak UÇAN, Münevver HOŞGÖR, İrfan KARACA 
Dr. Behçet Uz Çocuk Hastalıkları ve Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Çocuk Cerrahisi Kliniği, İzmir
 
ÖZET
 
      Amaç: Çocukluk çağı plastron apandisitlerinin tedavisinde, cerrahi veya konservatif yaklaşım arasında tam bir fikir birliği yoktur. Bu prospektif çalışmada geciktirilmiş apendektomi yapılmaksızın konservatif olarak tedavi edilen hastaların sonuçları bildirilmiştir. vGereç ve Yöntem: Ocak 1996-Aralık 2003 tarihleri arasında plastron apandisit tanısı alan 42 hasta; yaş, cinsiyet, belirti süresi ve başvuru öncesi ilaç tedavisi, fizik muayene bulguları, laboratuar değerleri, antibiyotik kullanımı, klinik izlem, yoğun bakım ve hastanede kalış süreleri, kontrol ultrasonografi (USG) bulguları ve izlemleri açısından değerlendirildi. 
Bulgular: 16 kız, 26 erkek hastanın yaş ortalaması 8,7 yıl, yakınmaların başlamasından itibaren geçen süre 7,6 gündü. 28 hasta antibiyotik ve/veya analjezik kullanmıştı. 12 hastada fizik muayenede kitle saptanmazken tüm hastalarda plastron kitlesi USG ile kanıtlandı. Başvuru sırasında ve karın ağrısı geçtikten sonra ortalama beyaz küre değerleri sırasıyla 17900/mm3 ve 9860/mm3 idi. Tüm hastalarda hastanede kalış süresince sulbaktam-ampisilin, amikasin ve ornidazol tedavisi ortalama 7,3 gün uygulandı. Taburcu sonrasında yalnızca ağızdan sulbaktam-ampisilin tedavisi ortalama 8,4 gün verildi. Klinik izlemde ortalama olarak nazogastrik dekompresyon süresi 3 gün, beslenmeye başlama zamanı 3,8 gün, yoğun bakım izlem süresi 2,3 gün, hastanede kalış süresi 7,5 gündü. Birinci haftadaki kontrol USG'de kitle boyutlarında % 50 küçülme saptanırken, ortalama 42,5 günde kitlenin tamamen kaybolduğu görüldü. İzlemde hiçbir hastanın akut karın nedeniyle sağlık kuruluşuna tekrar başvurmadığı ve operasyon geçirmediği yüz yüze ve telefon görüşmelerinde öğrenildi. 
Sonuç: Bulgularımız çocukluk çağı plastron apandisitlerin geciktirilmiş apendektomi yapılmaksızın konservatif olarak tedavi edilebileceğini göstermektedir. Bu tedavi protokolü uzun süreli takiplerle desteklenmelidir. 
Anahtar kelimeler: Plastron apandisit, geciktirilmiş apendektomi, çocuk

 

Çocuklarda delici karın yaralanmasının nadir bir komplikasyonu: Karaciğer apsesi 20 (1):25-26, 2006
Ayşe KARAMAN, Derya ERDOĞAN, İbrahim KARAMAN, Y. Hakan ÇAVUŞOĞLU, M. Kemal ASLAN, Özden ÇAKMAK 
Dr. Sami Ulus Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Ankara
 
ÖZET
 
     Travma, çocukluk çağında en sık hastaneye başvuru nedenlerinden biridir. Beş gün önce ağaçtan düşme öyküsü olan, 7 yaşında kız hasta, ateş, karın ağrısı ve kusma yakınmaları ile hastanemize getirildi. Karın sağ üst kadranda 4cm'lik dikilmiş yarası ve bu alanda hassasiyeti olan hastanın karın tomografisinde karaciğer apsesi saptandı. Ameliyatta karaciğerdeki apse boşaltıldı ve karaciğere saplanmış olan kıymık parçaları çıkarıldı. Ameliyat sonrası dönem sorunsuz geçti. Delici karın yaralanmaları, yüzeysel gibi görünseler bile, dikkatle incelenmeli ve karın içi organ yaralanması araştırılmalıdır. 
Anahtar kelimeler: Delici karın yaralanması, karaciğer apsesi, çocuk

 

Adrenokortikal tümör: İki olgu sunumu 20 (1):27-29, 2006
Hülya ÖZTÜRK, Hayrettin ÖZTÜRK, Ali İhsan DOKUCU, Hatun DURAN 
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Diyarbakır Çocuk Hastalıkları Hastanesi, Çocuk Cerrahisi, Diyarbakır, Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı, Bolu, Şişli Etfal Çocuk Hastalıkları Hastanesi Çocuk Cerrahisi, İstanbul
 
ÖZET
 

  Fonksiyonel adrenokortikal tümör çocuklarda nadir görülür. Çoğu benigndir ancak hem benign ve hem de malign lezyonlar, virilizan veya Cushingoid lezyonlarla bulunabilir. Burada adrenokortikal tümörlü iki olgu sunulmaktadır. Başvurudaki belirti ve bulgular virilizasyon, Cushingoid özellikler, puberte prekoks ve hipertansiyondu. Her iki çocuktaki adrenal bez çıkarıldı. Çalışmada olguların başvuru belirtileri, tedavi yöntemleri ve klinik seyri değerlendirilerek literatür ışığında tartışıldı. 
Anahtar kelimeler: Çocuk, adrenokortikal tümör, puberte prekoks

 

Yutma güçlüğünün nadir bir nedeni: Özofagusta yerleşmiş canlı sülük 20 (1):30-32, 2006
Hülya ÖZTÜRK, Hayrettin ÖZTÜRK, Selçuk OTÇU, Hatun DURAN 
Diyarbakır Çocuk Hastalıkları Hastanesi, Çocuk Cerrahisi Servisi, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı, Diyarbakır, Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı, Bolu
 
ÖZET
 
      Sülük endoparaziti nadir görülür ancak çok ciddi, ölümle sonuçlanabilen komplikasyonlara neden olabilir. Burada 5 gündür yutma güçlüğü, hematemez, melena ve solukluk şikayeti olan bir olgu sunulmuştur. Endoskopik incelemede özofagusta yerleşmiş sülük tespit edildi ve forseps yardımı ile çıkarıldı. Hastanın yakınmaları ortadan kalktı. 
Anahtar kelimeler: Sülük, özofagus, yabancı cisim, obstrüksiyon

 

Hidronefrozların doğum sonrası doğal seyri ve takip-tedavi yaklaşımı 20 (1):33-38, 2006
Abdurrahman ÖNEN 
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı, Diyarbakır
 
ÖZET
 
      Amaç: Bu çalışmadaki amacımız, doğum öncesinde tanısı konan üreteropelvik bileşke (ÜPB) tipi hidronefrozların doğum sonrası doğal seyrini, takip ve tedavi yaklaşımını belirlemektir. 
Gereç ve Yöntem: Ocak 2001 ile Aralık 2003 arasında, doğum öncesinde tanısı konan ÜPB tipi hidronefrozlu 108 olgu (159 böbrek) doğum sonrası dönemde ileriye dönük olarak aynı cerrah tarafından ortalama 29 (8-44) ay takip ve tedavi edildi. Bu olguların tanı ve takibinde ultrasonografi (USG) ve diüretikli renogram kullanıldı. Hidronefrozun şiddetini belirlemede Fetal Üroloji Birliği (SFU) evreleme sistemi ve renal pelvis ön-arka çapı kullanıldı. 
Bulgular: Olguların 75'i erkek, 33'ü kızdı. Doğumdan sonraki ilk üriner USG'de renal pelvis ön-arka çapı böbreklerin 126'sında <15mm (cerrahi, % 0.8), 18'inde 16-30 mm (cerrahi, % 22.2) ve 15'inde >30 mm (cerrahi, % 80) idi. Doğumdan sonraki ilk üriner USG'de SFU hidronefroz derecesi böbreklerin 125'inde SFU ? 2 (cerrahi, % 0), 13'ünde SFU-3 (cerrahi, % 15.4) ve 21'inde SFU-4 (cerrahi, % 71.4) idi. Hidronefrotik böbreklerin 142'si (% 89) konservatif tedavi edilirken 17 böbreğe cerrahi gerekti. 
Sonuç: ÜPB darlıklarının doğal seyrini belirlemede belli aralıklarla yapılan USG incelemeleri çok faydalıdır. Hafif düzeydeki hidronefrozların büyük çoğunluğu selimdir ve belirgin böbrek hasarı gelişmeden kendiliğinden düzelir. Bu olgularda doğum sonrası dönemde invazif tetkiklere ve yakın takibe gerek yoktur. Orta düzeydeki hidronefrozların yaklaşık 1/5'i cerrahi tedavi gerektirir. Bu olgularda belirli aralıklarla üriner USG ve diüretikli renogramla yakın takip gerekir. Ciddi düzeydeki inatçı hidronefrozların yaklaşık 3/4'ü cerrahi tedavi gerektirir. Bu olgularda hızlı değerlendirme, çok yakın takip ve zamanında uygun tedavi gerekir. 
Anahtar kelimeler: Üreteropelvik bileşke, hidronefroz, çocuk, takip, tedavi

 

Çocuklarda ardışık ürodinamik inceleme gerekli midir? 20 (1):39-42, 2006
Nizamettin KILIÇ, Emin BALKAN, Semra AKGÖZ, Hasan DOĞRUYOL 
Uludağ Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı, Çocuk Ürolojisi Bilim Dalı ve Bioistatistik Anabilim Dalı, Bursa
 
ÖZET
 
        Amaç: Uluslararası çocuk kontinans grubu çocuklarda daha doğru ve güvenli verilere ulaşmak için ardışık iki ürodinamik inceleme yapmayı önermektedir. Bu çalışmanın amacı çocuklarda aynı seansta ve pozisyonda ardışık olarak yapılan ürodinamik incelemeleri karşılaştırmak ve ikinci incelemenin gerekliliğini sorgulamaktır. 
Gereç ve Yöntem: 100 hastanın ürodinamik kayıtları geriye dönük olarak değerlendirilmiştir. Olguların 46 sı erkek, 54 ü kızdır. 38 olguya enürezis diurna ve sıkışma inkontinansı, 22 olguya meningomiyelosel, 17 olguya VUR, 8 olguya anal atrezi, 6 olguya PUV ve 9 olguya diğer gerekçelerle ürodinamik inceleme yapılmıştır. 
Bulgular: Sistometri esnasında; kapasite, başlangıç ve bitiş basınçları farkı (?P), komplians ve detrusor instabilitesi (DI) varlığı araştırılmıştır. Akım fazında ise; kaçırma basıncı, maksimal akım hızı, maksimal işeme basıncı, maksimal akım hızı esnasındaki intravezikal basınç değeri, EMG ve rezidüel idrar varlığı araştırılmıştır. Kapasite, başlangıç ve bitiş basınçları arasındaki fark (?P), komplians ve kaçırma basıncı değerleri açısından iki inceleme arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede düzelme saptanmıştır. İlk incelemede DI saptanan 65 hastanın 45 inde (% 69.2) aynı bulgu ikinci incelemede de saptanırken, 20 olguda (% 30.8) DI gözlenmemiştir. Normokontraktil detrusor gözlenen 36 olgunun sadece birinde ikinci incelemede DI gözlenmiştir. İlk incelemede detrusor sfinkter dissinerjisi (DSD) saptanan 17 hastanın 13'ünde (% 76.5) aynı bulgu ikinci incelemede de saptanırken, 4 olguda (% 23.5) DSD gözlenmemiştir. 
Sonuç: DI ve DSD ilk ürodinamik incelemede daha sık olarak görülmektedir. Normokontraktil detrusor ve sinerjik EMG varlığında ikinci incelemeye gerek yoktur. 
Anahtar kelimeler: Ardışık ürodinami, çocuklar

 

Mesane ekstrofisi ve inkontinan epispadiaslı hastalarda mesane boynu onarımı sonuçları 20 (1):43-47, 2006
Güliz ERGÜN, Raziye ERGÜN, Ahmet ÇELİK, İbrahim ULMAN, Ali AVANOĞLU, Acun GÖKDEMİR 
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı, Çocuk Ürolojisi Bilim Dalı, İzmir
 
ÖZET
 
        Amaç: Çalışmada, mesane ekstrofisi ve inkontinan epispadiaslı hastalarda üriner kontinansı sağlamak için uygulanan mesane boynu onarımlarının sonuçları değerlendirilmiştir. 
Gereç ve Yöntem: 1992-2004 yılları arasında, üriner inkontinans nedeniyle mesane boynu onarımı uygulanan 21 mesane ekstrofisi, iki inkontinan epispadias olmak üzere toplam 23 hastanın kayıtları geriye dönük incelenmiştir. Hastalar, kontinans süresi iki saatin altında olduğunda inkontinan, 3 saat ve üzerinde tam kuru, 2-3 saat arasında orta derecede kuru olarak sınıflandırılmıştır. 
Bulgular: 23 hastaya, 44 mesane boynu onarımı ve 9'una ek olarak 19 periüretral enjeksiyon uygulanmıştır. Tüm hastalarda ilk mesane boynu onarımı yöntemi Young-Dees-Leadbetter'dır. İlk onarım sırasında hastaların ortalama yaşı 52.2±35.9 aydır. Hastaların 12'sine sadece bir kez mesane boynu onarımı uygulanmıştır. 23 hastanın 11'ine intestinal ogmentasyon, 13'üne Mitrofanoff işlemi yapılmıştır. Hastaların izlem süresi ortalama 63±35 aydır. 23 hastanın 11'i (% 48) tam kuru, 3'ü (% 13) orta derecede kuru olmak üzere toplam 14'ünde kontinans (% 61) sağlanmıştır. Kontinan olan hastaların 11'i temiz aralıklı kateterizasyon uygularken kalan üçü işeyebilmektedir. Seride mesane ekstrofili iki hastada yapılmış olan fasyal sling, kontinansı sağlamada başarısız olmuştur ve bu iki hastanın sonradan mesane boyunları kapatılmıştır. Periüretral enjeksiyonların kontinansı sağlamada genellikle faydası olmamıştır. 
Sonuç: Mesane ekstrofisinde, mesane boynu ameliyatının ilk amacı hastanın spontan işeyebilmesidir. Bu nedenle, hastanın işemesine olanak tanıması ve sonuç başarısız olduğunda diğer ameliyatların yapılmasına engel olmaması nedeniyle Young-Dees-Leadbetter mesane boynu onarımı ile başlanmalıdır. Ancak bu amaca ulaşılabilen hasta sayısı azdır. İkincil hedefimiz temiz aralıklı kateterizasyon ile kontinan ancak mesane kapasitesi ve basınç normal değerlerin üzerine çıktığında üst üriner traktusun korunması için sızdırabilen bir mesane boynu oluşturulabilmesidir. Bu da başarılamıyorsa bu hastalarda mesane boynu kapatılması son seçenek olarak durmaktadır. 
Anahtar kelimeler: Üriner inkontinans, mesane boynu onarımı, mesane ekstrofisi

 

Vezikoüreteral reflü tedavisinde üreteroneosistostomi 20 (1):48-51, 2006
Oğuz ATEŞ, Gülce HAKGÜDER, Meltem ÇAĞLAR, Osman Zeki KARAKUŞ, Mustafa OLGUNER, Feza Miraç AKGÜR 
Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı, İzmir
 
ÖZET
 
        Amaç: Özellikle düşük ve orta dereceli vezikoüreteral reflüsü (VÜR) olan hastalarda profilaktik antibiyotik tedavisinin denenmesi önerilmektedir. Profilaktik antibiyotik tedavisi başarısız ve anatomik üriner sistem sorunu olan hastaların VÜR'lerinin ameliyat ile düzeltilmesi gerekmektedir. Amacımız VÜR tedavisinde açık ameliyat deneyimlerimizi ve sonuçlarını paylaşmaktır. 
Gereç ve Yöntem: 1988-2003 yılları arasında açık ameliyatla tedavi edilmiş 2 ay ile 17 yaş arasındaki (ortalama 6,4 yıl) 46 hasta (23 erkek, 23 kız), 77 VÜR'lü üreter retrospektif olarak incelendi. 
Bulgular: Anatomik bozukluğu olan hastalar dışındaki hastalara öncelikle profilaktik antibiyotik tedavisi uygulandı. Çalışmaya alınan 44 hasta Cohen, 2 hasta Politano-Leadbetter yöntemiyle ameliyat edildi. İki hastada nüks VÜR saptandı. Bir hastada obstruksiyon oluştu. On bir hastada ameliyat sonrası İYE saptandı. Dokuz hastada alt üriner sistem enfeksiyonu şeklindeydi. İlk tedavileri subüreterik enjeksiyon ile yapılmış fakat VÜR'ü engellenememiş 6 hasta açık cerrahi yöntemle tedavi edildi. Açık cerrahi tedavi yöntemiyle % 97.5 başarı sağlandı.
Sonuç: VÜR tedavisinde açık ameliyat yöntemi yüksek başarı oranlarıyla güvenilir bir tedavi yöntemidir. 
Anahtar kelimeler: Vezikoüreteral reflü, üreteroneosistostomi, Cohen yöntemi

 

Künt travmalar sonrasında oluşan üriner sistem yaralanmaları ve erken klinik yaklaşımımız 20 (1):52-57, 2006
Çetin Ali KARADAĞ, Didem BASKIN, Mehmet YALÇIN, Burak TANDER, Muazez ÇEVİK 
Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Çocuk Cerrahisi Kliniği, İstanbul
 
ÖZET
 
        Amaç: Genel beden travmalı çocukların % 10-20 kadarında üriner sistem yaralanması meydana gelir. Çocukluk çağı yaralanmalarının çoğunluğundan sorumlu olan künt karın travmalarında en sık yaralanan üriner sistem organı böbreklerdir. Bu tür yaralanmalarda ortaya çıkan en önemli bulgulardan birisi hematüridir. Bu çalışmamızda kliniğimizde yatırılarak tedavi gören künt karın travmalı hastalarımızda saptadığımız üriner sistem yaralanmalarını ve bunlara yaklaşımımızı sunduk. 
Gereç ve Yöntem: Ocak 1997-Ağustos 2003 tarihleri arasında kliniğimizde künt karın travması nedeniyle yatırılarak takip edilen 151 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Üriner sistem yaralanması düşünülen 45 hasta vardı. Bu hastalarda saptadığımız bulgular; hematüri (43), idrar yapamama (5) ve karın ağrısı ile birlikte lomber hassasiyet (6) idi. Bir hasta acilen ameliyata alındı. 44 olguya radyolojik ve sistoskopik incelemeler yapıldı. Organ yaralanma skalasına göre, yirmi üç olguda 1, beş olguda 2, dört olguda 3, beş olguda 4 ve bir olguda 5'inci evre böbrek yaralanması saptandı. Üç olguda mesane ve dört olguda üretra yaralanması vardı. Yatırılarak takibe alınan 151 künt karın travma olgusunda ürolojik yaralanma oranı % 30 olarak bulundu. Bir acil nefrektomi, üç gecikmiş parsiyel nefrektomi, bir eksplorasyon ve drenaj, iki primer mesane onarımı, bir gecikmiş üretra anastomozu yapıldı. Diğer hastalar konservatif olarak izlendiler. Seride ölüm olmadı. 
Sonuç: Travma sonrası hematüri beklenenden daha sık karşılaşılan bir bulgu olup, dikkatle araştırılması gerekir. Yaklaşımın tartışmalı olduğu künt böbrek travmalı hastalarda, uygun görüntüleme teknikleri ile dikkatli izlem ve geciktirilmiş cerrahiyle serimizde iyi sonuçlar elde edilmiştir. 
Anahtar kelimeler: Travma, böbrek, üriner sistem, hematüri

 

Vezikoüreteral reflü tedavisi için laparoskopik ekstravezikal üreteroplasti: Laparoskopik Lich-Gregoir onarımı: Olgu sunumu 20 (1):58-61, 2006
Gülce HAKGÜDER, Oğuz ATEŞ, Mustafa OLGUNER, Feza M AKGÜR 
Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı, İzmir
 
ÖZET
 
        Laparoskopi çocukların ürogenital sistem hastalıklarının tanı ve tedavisinde giderek daha yaygın olarak kullanılmaktadır. Çocukların en sık rastlanılan üriner sistem hastalıklarından vezikoüreteral reflünün (VÜR) ameliyatla tedavisi de doğal olarak laparoskopik cerrahinin ilgi alanına girmiştir. Biz de ilk laparoskopik Lich-Gregoir deneyimimizi sunmayı amaçladık 
Bilateral IV'üncü derece VÜR saptanan 8 yaşındaki bir kız hastaya laparoskopik Lich-Gregoir yöntemi ile bilateral antireflü ameliyatı uygulandı. Ameliyat sırası ve sonrası dönem sorunsuz geçen hasta, ameliyat sonrası 5'inci gün taburcu edildi. Hastanın uzun dönem takibinde VÜR saptanmadı. 
Açık ameliyat olarak uygulandığında elde edilen başarı yanında, Lich-Gregoir yöntemi gerek ekstraperitoneal gerek transperitoneal yaklaşımla laparoskopik olarak da uygulanmaya elverişli bir yöntemdir. Laparoskopi sırasında endoskopun yardımıyla, mesane arkasındaki gereksiz ve zarar verecek diseksiyon engellenmektedir. Seçilmiş olgularda laparoskopik Lich-Gregoir yöntemi uygun tedavi seçeneklerinden biri olarak düşünülmelidir. 
Anahtar kelimeler: Laparoskopi, Lich-Gregoir yöntemi, Vezikoüreteral reflü

 

İntraabdominal testiste mikrovasküler ototransplantasyon 20 (1):62-64, 2006
Hamit OKUR, Yalçın ALKAN, Ali Erdal KARAKAYA, Mahmut GÜZEL 
Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı, Kayseri
 
ÖZET
 
         İntraabdominal testisin tedavisinde tek ya da iki evreli Fowler-Stephens orşidopeksi ya da testiküler damarların yüksek seviyeden bağlanıp kesilerek inferior epigastrik arter ve vene mikrocerrahi yöntemle anastomoz edilmesi uygulanan yöntemlerdendir. Fowler-Stephens işleminin başarısı % 80'i geçmemesine karşılık ototransplantasyonda % 90'ı geçen başarı oranları bildirilmektedir. Bu çalışmada mikrovasküler ototransplantasyon yöntemi ile tedavi edilen intraabdominal testisli iki hasta sunuldu. 
Anahtar kelimeler: Testis, kriptorşidizm, mikrovasküler orşidopeksi, ototransplantasyon

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

2005

2004

2003

Logos Tıp Yayıncılığı
Yildiz Posta Cad. Sinan Apt. No:36
D.63-64 Gayrettepe 34349 Istanbul
 
Fax :
(212) 288 0541
(212) 288 5022
(212) 211 6185
  E-mail
[email protected]
  Google Maps için tıklayın