Ana Sayfa ›› Dergiler ›› Çocuk Cerrahisi Dergisi ›› Çocuk Cerrahisi Dergisi Ağustos 2006


Çocuk Cerrahisi Dergisi Ağustos 2006

www.tccd.org.tr
    
Farklı uzunluktaki incebarsak rezeksiyonu ile kısa barsak sendromu oluşturulan sıçanlarda enteral glutaminin adaptasyona etkisi 20(2):69-74, 2006
Şenol GEDİK, Selçuk OTÇU, Hayrettin ÖZTÜRK, Nihal KILINÇ, Ali İhsan DOKUCU, Abdurrahman ÖNEN 
Diyarbakır Çocuk Hastalıkları Hastanesi, Çocuk Cerrahisi, Diyarbakır, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi ve Patoloji Anabilim Dalları, Diyarbakır. [Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi, Anabilim Dalı, Bolu, Şişli Etfal Çocuk Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi, İstanbul]
 
ÖZET
 
     Amaç: Bu çalışmada farklı uzunlukta incebarsak rezeksiyonu yapılarak kısa barsak sendromu (KBS) oluşturulan sıçanlarda adaptasyon sürecinde glutaminin etkileri araştırıldı. 
Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 35 adet sıçan kullanıldı. Grup 1'deki (sham) sıçanlara sadece laparatomi uygulandı. Grup 2 ve grup 3 'teki sıçanlara %65 incebarsak rezeksiyonu, grup 4 ve grup 5'teki sıçanlara %85 incebarsak rezeksiyonu yapılarak KBS oluşturuldu. Grup 3 ve grup 5'teki sıçanlara 2,5 g/kg/gün glutamin oral olarak 21 gün süresince verildi. Sıçanların kilo takibi yapıldı ve incebarsak biyopsileri alındı. 
Bulgular: KBS oluşturulan sıçanların tümünde 1-6. günden itibaren belirgin olarak ishal ve kilo kaybı gelişti (p< 0.05). Grup 3'teki sıçanlar ile grup 2 ve grup 4'teki sıçanlar arasında 18.günden sonra kilo artışı anlamlı idi (p< 0.05). Villus yüksekliği, kript derinliği, mukozal kalınlık ve mitoz sayısında grup 3'teki değerler ile diğer grupların değerleri arasında belirgin fark vardı (p< 0.05). 
Sonuç: Daha az incebarsak rezeksiyonu uyguladığımız grup 3 sıçanlarda geriye kalan barsağın ve glutamin tedavisinin olumlu etkilerinin sonucu olarak daha iyi adaptasyon geliştiği inancındayız. 
Anahtar kelimeler: Kısa barsak sendromu, adaptasyon, glutamin

 

Özofagus atrezisi ve trakeoözofageal fistülde prognostik sınıflamaların değerlendirilmesi 20(2):75-78, 2006
Çağdaş KARAVELİ, Adnan ASLAN, Süleyman AKILLI, Güngör KARAGÜZEL, Mustafa MELİKOĞLU 
Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı, Antalya
 
ÖZET
 
     Amaç: Bu çalışmanın amacı, kliniğimizdeki özofagus atrezisi (ÖA) ve/veya trakeoözofageal fistül (TÖF) bulunan hastaların prognostik sınıflamasını ve komplikasyonları ile ilgili sonuçları incelemektir. 
Gereç ve Yöntem: ÖA/TÖF nedeniyle 1989 ile Mayıs 2005 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalında tedavi edilen 76 bebeğin bilgileri gözden geçirildi. Hastalara ait demografik veriler, eşlik eden anomaliler, komplikasyonlar ve yaşam oranları incelendi. Elde edilen sonuçlar mevcut prognostik sınıflamalarla karşılaştırıldı. 
Bulgular: Waterston prognostik sınıflaması uygulandığında yaşam oranları, A grubunda % 100; B grubunda % 70.8; C grubunda % 40 idi. Montreal sınıflamasına göre yaşam oranları ise, 1. grupta % 74.6; 2. grupta % 23.5 idi. Spitz sınıflaması kullanıldığında yaşam oranları, 1. grupta % 62.7; 2. grupta % 70 idi. Bremen sınıflamasına göre sağkalım oranları incelendiğinde komplikasyon olmayan 1. grupta % 90; 2. grupta % 100 iken, komplikasyon olan 1. grupta % 23.8; 2. grupta % 40 idi. Komplikasyonlar ameliyat öncesindeki pnömoni ve respiratuar distresi içermekteydi. 
Sonuç: Prognostik sınıflandırmalar karşılaştırıldığında Waterston ve Bremen sınıflamaları serimize daha uygulanabilir olarak bulunmuştur. Montreal ve Spitz sınıflamaları ise sepsis ve buna benzer komplikasyonları içermemesi nedeniyle yaşam oranlarını değerlendirmede yetersiz kalmaktadır. 
Anahtar kelimeler: Özofagus atrezisi, sınıflama, prognoz, komplikasyonlar

 

Özofagus atrezisinde bronkoskopi ve özofagoskopi 20(2):79-83, 2006
Tunç ÖZDEMİR, Ahmet ARIKAN 
SB Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Cerrahisi Kliniği, İzmir
 
ÖZET
 
       Amaç: Özofagus atrezisi (ÖA) ve trakeoözofageal fistül (TÖF)'ün cerrahi tedavisi, yenidoğan cerrahisinin en önemli parçalarından biridir. ÖA tanısı ile cerrahi tedavi planlanan hastalara çeşitli merkezlerde ameliyat öncesi bronkoskopi rutin bir uygulamadır. Kliniğimizde, 2000-2005 tarihleri arasında ÖA+TÖF tanısı ile cerrahi tedavi uygulanan 24 infantın 17'sine ameliyat öncesi bronkoskopi ve özofagoskopi yapılmış, elde edilen sonuçlar, cerrahi tedaviye ve uygulamalara etkisi tartışılmıştır. 
Gereç ve Yöntem: Özofagus atrezili 24 infantın 17'sine, operasyondan hemen önce rijit bronkoskop ile bronkoskopi ve yine rijit özofagoskop ile özofagoskopi uygulanmış, distal ve/veya proksimal TÖF, trifurkasyon, kuadrifurkasyon, trakeobronşial ağaçtaki diğer anatomik anormallikler, laringomalazi veya trakeomalazi, trakeobronşit varlığı ve şiddeti ile aort kavsinin pozisyonu değerlendirilmiştir. Hastaların hepsine ameliyat öncesinde tüm vücut röntgenogramı çekilerek, kalp anomalisi araştırılmış ve akciğerlerin durumu değerlendirilmiştir.
Bulgular: Bronkoskopi ve özofagoskopi uygulanan 17 infantın 11'inde çeşitli derecelerde trakeobronşit, 4 hastada trakeomalazi, 1 hastada da ektopik sağ üst bronş görülmüştür. Üç hastada trifurkasyon görünümü saptanmıştır. Hastaların 15 tanesinde distal TÖF görülebilmiştir. İki hastada fistül izlenmemiş, torakotomi sırasında da hastada izole ÖA olduğu saptanmıştır. Özofagoskopilerde ise, hiçbir hastada proksimal fistül izlenmemiştir. Hastaların biri dışında tümüne endoskopi sonrası torakotomi uygulanmıştır. Bir hastanın ameliyatı trakeobronşit nedeniyle ertelenmiştir. Çalışmamız boyunca aort kavis patolojisine hiçbir hastada rastlanmamıştır. Endoskopik girişim uygulanmayan grupta ise, aort kavis patolojisi saptanmamış, 2 hastada trakeobronşit görülmüş ve tıbbi tedavi uygulanmıştır. 
Sonuç: Bronkoskopi ve özofagoskopiye bağlı hiçbir komplikasyon görülmemiştir. Bronkoskopide trakeobronşit saptanan 11 hastadan birinin operasyonu tıbbi tedavi uygulanmak üzere ertelenmiştir. Bronkoskopi, cerrahi tedavi planını %5,8 oranında değiştirmiştir. 
Anahtar kelimeler: Özofagus atrezisi, bronkoskopi, özofagoskopi

 

Çocuklarda hematolojik hastalıklarda splenektomi sonrası portal ven trombozu: Risk faktörleri, klinik özellikler ve sonuçlar 20(2):84-88, 2006
Tutku SOYER, Arbay Özden ÇİFTÇİ, Feridun Cahit TANYEL, Mehmet Emin ŞENOCAK, Nebil BÜYÜKPAMUKÇU 
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı, Ankara
 
ÖZET
 
      Amaç: Çocuklarda hematolojik hastalıklarda splenektomi (SPT) sonrası portal ven trombozu (PVT) oluşumunun risk faktörleri, klinik özellikleri ve tedavi sonuçları geriye dönük olarak değerlendirilmiştir. 
Gereç ve Yöntem: 1991-2004 yıllarında SPT yapılan 68 hastadan PVT oluşan ve oluşmayanlar yaş, cinsiyet, kan sayımları (hemoglobin, trombosit) ve dalak ağırlıkları açısından karşılaştırılmıştır. PVT gelişen hastalar klinik özellikleri ile tedavi sonuçları açısından ayrıca irdelenmiştir. 
Bulgular: SPT yapılan 68 hastadan PVT oluşan (n=4, % 5.88) ve oluşmayan (n=64) hastalarda yaş ortalaması ve kız:erkek oranı sırasıyla 13.2 (10-16 yaş) ve 4:0, 10.2 (1-16 yaş) ve 29:35'dir. PVT oluşan hastalarda postoperatif trombosit düzeyi 804x103/mm3 ve dalak ağırlığı 752.5gr olup, oluşmayanlara göre (465x103mm3 ve 441 gr) daha yüksektir. PVT tanısı postoperatif ortalama 4'üncü günde (2-9 gün) doppler ultrasonografi (DUSG) ile konulmuştur. Karın ağrısı, bulantı, kusma ve ateş en sık karşılaşılan bulgulardır (n:3). DUSG'de PVT gösterilen bir hastada belirti ve bulgu tespit edilmemiştir. İzlemde cerrahi tedavi gerekmemiştir. Hastalarda pıhtılaşma inhibitörlerinden protein C, S ve antitrombin III'de azalma, Di-Dimer düzeyinde artma saptanmıştır. Trombositoz gelişen hastalara antiagregant tedavi (asetilsalisilik asit, 1.5 mg/kg/gün) ve tromboz durumunda ise antitrombotik tedavi (düşük molekül ağırlıklı heparin- 1 mg/kg/gün) başlanmıştır. Uzun süreli takipte (6 ay-6 yıl) bir hastada trombozun devam etmediği, iki hastada ise kavernöz transformasyon ve portal hipertansiyon geliştiği görülmüştür. Kısmı PVT devam eden hasta ise halen takiptedir. 
Sonuç: SPT sonrasında PVT nadir fakat görülebilir komplikasyondur. Postoperatif trombositoz ve dalak büyüklüğü bilinen risk faktörleridir. Sonuçlarımıza göre kız cinsiyet ve düşük pıhtılaşma inhibitörleri de risk faktörleri olarak değerlendirilebilir. DUSG postoperatif dönemde izlem metodu olarak tüm hastalara yapılmalıdır. PVT saptanan olgular kavernöz transformasyon ve portal hipertansiyon açısından yakın takip edilmelidir. 
Anahtar kelimeler: Portal ven trombozu, splenektomi, çocuk, hematolojik hastalık

 

Kronik nörolojik hastalığa bağlı beslenme güçlüğü çeken çocuklarda perkütan endoskopik gastrostomi uygulamaları 20(2):89-94, 2006
Çiğdem ULUKAYA DURAKBAŞA, Yusuf Erkan KILIÇ, Meltem PELİT, Varol ŞEHİRALTI, Nevin AKSU, Murat MUTUŞ, Ahmet Nadir TOSYALI, Nurten BAKAN, Sema SALTIK 
SB Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Cerrahisi, IV. Genel Cerrahi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Anesteziyoloji ve Reanimasyon ve Çocuk Nörolojisi Klinikleri, Istanbul
 
ÖZET
 
     Amaç: Bir çocuk cerrahisi kliniğinin, kronik nörolojik hastalık nedeniyle beslenme güçlüğü çeken çocuklarda, perkütan endoskopik gastrostomi (PEG) uygulamasına ait deneyiminin derlenerek sonuçların yorumlanması; elde edilen sonuçların ışığında Türkiye'de konuyla ilgili varolan durumun değerlendirilmesidir. 
Gereç ve Yöntem: PEG kateteri ameliyathanede, genel anestezi altında, antibiyotik profilaksisi ile, bükülebilir endoskopi eşliğinde, kılavuz tel üzerinden çekme tekniği ile uygulandı. Evde bakımı sağlayacak kişiye doğru ve uygun kateter bakımı ve kullanımı konusunda eğitim verildi. 
Bulgular: Sekiz aylık bir süre içinde, ağır beslenme sorunu yaşayan kronik nörolojik hastalıklı 7 çocuğa PEG kateteri uygulandı. Çocukların yaşları 15-120 ay ve ağırlıkları 7,5-16 kg arasındaydı. İşleme bağlı ciddi komplikasyon veya ölüm görülmedi. Hastaların 6'sı yaşamaktadır ve PEG yoluyla beslenmektedir. 80-265 günlük kateter izlem süresinde bütün hastalarda belirgin kilo alımı sağlanmış, hastaneye yatış sıklığı azalmış ve yaşam kalitesi artmıştır. Aileler PEG kateterinin çocuklarının genel sağlığına ve büyümesine katkıları konusunda olumlu düşünmektedir. 
Sonuç: Elde edilen sonuçlar, beslenme güçlüğü çeken çocuklarda uzun süreli beslenme desteğinin sağlanması için güvenli ve etkili bir yöntem olarak PEG'in tercih edilebileceğini göstermiştir. Bu konuda ülkemiz koşullarına özgü sıkıntıların giderilmesi için çaba göstermeye değecektir. 
Anahtar kelimeler: Gastrostomi, perkütan endoskopik, çocuklar

 

Perkütan endoskopik gastrostomi: açık cerrahiye minimal invaziv bir alternatif 20(2):95-97, 2006
Rahşan VARGÜN, Mine FEDAKAR, Aydın YAĞMURLU 
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı, Ankara
 
ÖZET
 

  Perkütan endoskopik gastrostomi (PEG), girişimsel endoskopide en sık uygulanan işlemlerden biridir. Erişkin gastroenterologlar ve genel cerrahların sıklıkla kullandığı bu yöntem günümüzde beslenme problemi olan çocukların sağaltımında da çocuk cerrahlarının ilk tercihi olmaya başlamıştır. Serebral palsi nedeniyle beslenme problemi olan 8 yaşındaki erkek çocuğunda uygulanan perkütan endoskopik gastrostominin teknik ayrıntıları ve avantajları sunuldu. 
Anahtar kelimeler: Perkütan endoskopik gastrostomi, çocuk, enteral beslenme

 

Çocuklarda ameliyat öncesi hemşire tarafından verilen destekleyici eğitimin ameliyat sonrası ağrı düzeyine etkisi 20(2):98-104, 2006
Demet DEMİREL, Olcay ÇAM 
Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu, Psikiyatri Hemşireliği Anabilim Dalı, İzmir
 
ÖZET
 
      Amaç: Araştırma, 2-12 yaş grubu çocuklar arasında ameliyat öncesi hemşire tarafından verilen destekleyici eğitimin ameliyat sonrası  ağrı  düzeyine etkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. 
Gereç ve Yöntem: Bu araştırma, Dr Behçet Uz Çocuk Hastalıkları ve Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Cerrahisi Kliniğinde yapılmıştır. Araştırma, akut appendisit ve inguinal herni nedeniyle opere edilecek 78 çocuk ile yürütülmüştür. Bu çocukların 38 (% 49)'i inguinal herni nedeniyle, 40 (% 51)'i akut apendisit nedeniyle ameliyat edilmiştir. Ailelerinden yazılı izin alınarak ameliyattan önce çocuklara, niçin ameliyat olacağı, ameliyatı nerede olacağı, ameliyata niye yalnız gitmesi gerektiği, ameliyat sırasında neler hissedeceği, ameliyat sonrasında nerede kalacağı ve ailesini ne zaman görebileceği anlatılmış, çeşitli resimler gösterilmiş, oyuncaklar ve maket üzerine maske, bone ve yeşil gömlek giydirilmiş, maske ve boneyi kendiside takarak "role play" yapılmıştır. Bu destekleyici eğitim programıyla ameliyat hazırlığı yapılmayıp, hastanenin rutin ameliyat hazırlığı uygulanan çocuklar kontrol grubunu oluşturmuştur. Grupları; cinsiyet, yaş, vücut ağırlığı, boy uzunluğu ve tanı özellikleri yönünden eşlenmiş çocuklar oluşturmuştur (N=78). Çocukların ameliyat sonrası ağrı düzeyleri FLACC (Face, Leg, Activity, Cry, Consolability) ağrı skalası ile değerlendirilmiştir. 
Bulgular: Veriler değerlendirildiğinde, bilgilendirilerek ameliyata hazırlanan çocukların ağrı düzeylerinde aynı program uygulanmadan ameliyat geçiren çocukların postoperatif ağrı düzeyleri arasında anlamlı fark ortaya çıkmış, medikal donanım araçlarını kullanarak ve destekleyici bilgilendirme ile çocuklara eğitim vermenin ağrıyı azalttığı saptanmıştır. 
Sonuç: Araştırmanın sonuçları ışığında, uygulanan cerrahi girişimler ağrıya neden olmaktadır ve ameliyat öncesi çocuğa ve ailesine ameliyat hakkında çocuğun gelişim dönemine uygun materyal kullanarak eğitim vermek çocuğun ameliyat sonrası ağrısını azaltmaktadır. 
Anahtar kelimeler: Ağrı, hemşire, çocuk, ameliyat öncesi, ameliyat sonrası

 

Ezilme yaralanması oluşturulan sıçanlardaki böbrek hasarına melatoninin etkisi 20(2):105-110, 2006
Ş. Kerem ÖZEL, A. Aysel KÖSEOĞULLARI, Ahmet KAZEZ, Nusret AKPOLAT, Nevin İLHAN 
Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi, Patoloji ve Biyokimya Anabilim Dalları, Elazığ
 
ÖZET
 
      Amaç: Özellikle depremlerde, ezilme yaralanması ile oluşan böbrek hasarı, önde gelen morbidite ve mortalite nedenidir. Bu çalışmada deneysel ezilme yaralanması modelinde melatonin uygulamasının böbrek hasarı üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. 
Gereç ve Yöntem: Yirmidört adet dişi Wistar-albino sıçan 4 gruba ayrıldı. Grup 1, kontrol olarak alındı. Grup 2'de doku sıkıştırıcısı ile genel anestezi altında sıçanların sol uyluklarına, 2 saat 18 kg/cm2 lik bası uygulandı. Grup 4'de doku sıkıştırıcısı kaldırılmadan 5 dakika ve kaldırıldıktan 12 saat sonra intraperitoneal 20 mg/kg melatonin ve taşıyıcısı verildi. Grup 3'de bası sonrasında aynı zamanlarda sadece taşıyıcı verildi. Tüm gruplarda ilk işlemlerden 24 saat sonra miyoglobin, üre, kreatinin, potasyum, kreatinin fosfokinaz ve transaminaz düzeyleri için serum, ışık mikroskopi, miyoglobin immünhistokimyasal boyama, doku nitrik oksit ve malondialdehid tayini için de bilateral nefrektomi materyelleri alındı. Veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. 
Bulgular: Ezilme yaralanması olan sıçanlarda serum transaminaz düzeylerinde anlamlı yükselme ve doku nitrik oksit düzeylerinde anlamlı azalma saptandı (p< 0.05). Diğer biyokimyasal parametrelerde gruplar arasında fark gözlenmedi. Işık mikroskopide ezilme oluşturulmuş sıçanlarda kontrol grubuna göre, proksimal tübüllerde anlamlı hidropik dejenerasyon gözlendi (p=0.005). Bu etkinin melatonin ile geri döndüğü tespit edildi (p=0.024). İmmünhistokimyasal olarak, miyoglobinde damarlarda, proksimal tübüllerde ve glomerüllerde ezilme grubunda kontrol grubuna göre anlamlı artma ve ezilme grubuna göre melatonin grubunda ise anlamlı azalma saptandı (p< 0.05). 
Sonuç: Sonuç olarak, ezilme yaralanması özellikle böbrek proksimal tübüllerinde dejenerasyon oluşturmaktadır. Kas yıkımı ile açığa çıkan miyoglobinin bu etkiden sorumlu olduğu düşünülmektedir. Antioksidan etkiye sahip olan melatonin böbrekte bu mekanizma ile ortaya çıkan hasarı engellemektedir. Gelecekte ezilme yaralanmalarında uygulanacak erken antioksidan tedavi ile oluşabilecek böbrek hasarının önüne geçileceği düşünülebilir. 
Anahtar kelimeler: Ezilme yaralanması, melatonin, böbrek

 

Tubularize insize plak üretroplastisi (TIPU): bir cerrahın deneyimi 20(2):111-116, 2006
Çiğdem ULUKAYA DURAKBAŞA 
SB Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Çocuk Cerrahisi Kliniği, İstanbul
 
ÖZET
 
        Amaç: Tubularize insize plak üretroplasti (TIPU) ameliyatı pek çok klinikte giderek yaygın biçimde uygulanmaya başlanmıştır. Bu çalışmada bir cerrahın bu teknikle elde ettiği sonuçlar geriye dönük olarak değerlendirilmiştir. 
Gereç ve Yöntem: Beş yıllık bir sürede aynı cerrah tarafından ameliyat edilen 86 primer hipospadiaslı olgunun 53'ünde (% 62) TIPU uygulandı. Hastaların yaş ortancası 2.5 yıldı (aralık: 11 ay-12 yıl). Olguların 39'unda (% 74) mea koronal/distal penil, 5'inde (% 9) orta penil ve 9'unda (% 17) proksimal penil yerleşimdeydi. Ameliyatlar, ana hatlarıyla Snodgrass tarafından tanımlandığı biçimde yapıldıysa da yeni üretranın ilk dikişinin zamanla daha da proksimale konması gibi teknik değişiklikler oldu. 
Bulgular: Ameliyat sonrası 6-55 ayda (ortalama, 33 ay), 43 (% 81) hastada tek aşamada iyileşme sağlandı. Komplikasyonlar nedeniyle, 10 hastaya ikinci ve 3 hastaya üçüncü cerrahi girişim gerekti. Sonuçlar iki grupta değerlendirildiğinde, ilk 24 ayda ameliyat edilen 24 hastanın 3'ünde fistül, 4'ünde mea stenozu ve 1'inde fistül ve mea stenozu geliştiği görüldü. İzleyen sürede ameliyat edilen 29 hastanın 2'sinde fistül gelişti ve başka komplikasyon izlenmedi. Böylelikle, tek ameliyatla düzelme oranı birinci gruptaki % 67'den (n=16) ikinci grupta % 93'e (n=27) çıktı. 
Sonuç: Bu çalışma TIPU ameliyatının farklı mea yerleşimlerinde uygulanabilen tek aşamalı, kozmetik sonuçları başarılı bir yöntem olarak primer hipospadias cerrahisinde giderek artan oranlarda kabul görmesini desteklemektedir. Ancak, her ne kadar ilgili literatürde "öğrenmesi" ve "uygulanması kolay" bir teknik olduğu varsayılsa da, tatminkar sonuçların alınması ancak cerrahın deneyiminin artması ile mümkündür. 
Anahtar kelimeler: Hipospadias, Snodgrass, TIPU, çocuk

 

İntraabdominal testisli çocuklarda spermatik damarları ayırmadan tek aşamalı laparoskopik orşiopeksi 20(2):117-119, 2006
Adnan ABASIYANIK, Müslim YURTÇU, Şenol BİÇER 
Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi, Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı, Konya
 
ÖZET
 
        Amaç: Bu çalışmanın amacı intraabdominal testisi olan çocuklarda, spermatik damarları ayırmadan uygulanan tek aşamalı laparoskopik orşiopeksi (LO)'nin etkinliğini ve avantajlarını belirlemektir. 
Yöntem: Palpe edilemeyen testis nedeniyle tanısal laparoskopi uygulanan hastalardan, testisleri intraabdominal pozisyonda olan 9 hastaya (10 testis) tek aşamalı LO uygulandı. Olguların yaşları 7 ay ile 13 yıl (ortalama yaş: 6 yıl) yıl arasında değişiyordu. İki olguda (% 22.2) aynı tarafta inguinal herni de vardı. Ameliyatta üç trokar kullanıldı. Spermatik damarlar, vaz deferens ve gubernakulum serbestleştirildi. Testisler, internal inguinal halka açıksa buradan, açık değilse internal inguinal halkanın medialinden yeni bir inguinal kanal oluşturularak skrotum içine çekildi. Testis skrotumda dartos altına yerleştirildi. Hastalar ameliyattan sonra ortalama 9 ay (6 ay-3 yıl) takip edildi. 
Bulgular: Testislerin internal inguinal halkaya uzaklığı 0-2 cm arasında idi. İntraoperatif komplikasyon olarak, inguinal herni onarımı yapılan iki hastada inguinal ve skrotal bölgede cilt altı anfizemi oluştu. Ameliyat süreleri 45-80 (ortalama 65) dk arasında idi. Olguların hastanede kalış süreleri 2 ile 4 (ortalama 3,3) gün arasında değişiyordu. Takip süresince bütün testisler skrotumdaydı ve hastaların hiçbirinde testis atrofisine rastlanmadı. 
Sonuç: Tek aşamalı LO, testisleri internal inguinal halkaya uzaklığı 3 cm'den daha yakın olan olgularda başarılı bir şekilde uygulanabilir. İşlemin laparoskopik olarak yapılması ile laparoskopik girişimin avantajlarından da yararlanılabilir. 
Anahtar kelimeler: İnmemiş testis, laparoskopi, orşiopeksi

 

Hinman sendromu mu, tedavisiz kalmış neonatal işlevsel işeme bozukluğu mu? 20(2):120-122, 2006
Gülay A. TİRELİ, Serdar SANDER, Oyhan DEMİRALİ, Murat ÜNAL, Ömer VURAL 
SSK Bakırköy Doğumevi Kadın ve Çocuk Hastalıkları Eğitim Hastanesi Çocuk Cerrahisi Kliniği, İstanbul
 
ÖZET
 
        Amaç: Vezikoüreteral reflünün (VÜR) nedenlerinden biri de nonnörojen kökenli işeme bozukluğuna bağlı yüksek mesane basınçlarıdır. Ürodinamik çalışmalarda yenidoğan döneminde kaydedilen fizyolojik yüksek işeme basıçlarının ilerleyen yaşla düzeldiği ve neonatal reflülerde işeme dinamiğinin düzelmesi ile birlikte iyileşme görüldüğü bildirilmiş ve bu yaş grubunda yüksek redece reflülerde bile konservatif izlem önerilmiştir. Öte yandan Hinman'ın tanımladığı; detrusor-sfinkter uyumsuzluğu ile birlikte sıklıkla yüksek derece VÜR'nün eşlik ettiği üst sistem bozulması ile karakterize sendrom, ileri yaş gruplarında edinsel işlevsel işeme bozukluğu olarak sınıflanmaktadır. 
Gereç ve Yöntem: Bu makalede işlevsel işeme bozukluğu bulguları ile başvurup, yüksek derece VÜR saptanan 4 olgudan yola çıkılarak Hinman sendromu tanısı tartışılmıştır. Olguların yaş, semptom, klinik, ürodinamik ve radyolojik bulguları ve uygulanan tedavileri retrospektif olarak incelenmiştir. 
Bulgular: Hastalar, gündüz idrar kaçırma (3), ateşli İYE (1), ıkınarak işeme (4), doğum öncesi ultrasonografide (US) hidronefroz (1), başka nedenlerle yapılmış US da hidronefroz (2) saptanmas nedenleri ile izleme alındı. Tüm hastalarda iki taraflı hidroüreteronefroz, üre-kreatinin yüksekliği, yüksek derece iki taraflı VÜR saptandı. Nörolojik muayeneleri ve lumbosakral MR'ları normaldi. Ürodinamide tüm hastalarda hipokompliyans, yüksek dolma ve işeme basınçları, detrusor-sfinkter uyumsuzluğu, düşük kapasite ve işeme sonrası yüksek miktarda artık idrar saptandı. Statik sintigrafide (DMSA) bir olguda tek taraflı işlev yokluğu, 3 olguda değişik derecelerde parenkimal kayıp görüldü. Hastalarda medikal (antikolinerjik, alfa reseptör blokeri, TAK, antibiyotik) ve cerrahi (üçünde iki taraflı antireflü, birinde nefrektomi ve antireflü, ikisinde mesanenin kalın bağırsakla büyütülmesi ve Mitrofanoff işlemi) tedaviler eş zamanlı uygulandı. Ortalama 2 yıllık izlem sonunda 3 olguda böbrek işlevleri normal bulundu, bir olguda ise kreatinin yüksekliğinin sürdüğü saptandı. 
Sonuç: Hastalarda semptomların başlama yaşları ve bir hastada doğum öncesi tanı gözönüne alındığında; Hinman sendromu olarak sınıflandırılan olguların bir bölümünde olayın edinsel değil, bebeklikten beri süren ama geç tanı konmuş işlevsel işeme bozukluğu ve buna bağlı üst sistem bozulmasından kaynaklanabileceğini düşünmekteyiz. 
Anahtar kelimeler: Hinman sendromu, yenidoğan, işlevsel işeme bozukluğu

 

Çocuklarda renal tümörler: 15 yıllık deneyim 20(2):123-128, 2006
Didem BASKIN, Sema VURAL, Canan TANIK, Rejin KEBUDİ, Gülnur TOKUÇ, Nihat SEVER, Çetin KARADAĞ, Mehmet YALÇIN, Ali İhsan DOKUCU 
Şişli Etfal E.A.Hastanesi Çocuk Cerrahisi Kliniği, Çocuk Onkolojisi ve Patoloji Klinikleri, İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü, Kartal Devlet Hastanesi Çocuk Kliniği, Istanbul
 
ÖZET
 
        Amaç: Bu çalışmada kliniğimizde 1989-2004 yılları arasında böbrek tümörü nedeniyle ameliyat edilen 44 hastanın retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. 
Gereç ve Yöntem: Hastaların 17'si erkek, 27'si kızdı ve ortalama yaş 3,2 yıl olarak bulundu (2 gün-11 yaş). Tümör 22 hastada sağda, 17 hastada solda, 3 hastada ise her iki böbrekte idi. İki hastada ekstrarenal Wilms tümörü saptandı. Bir hastada bilateral aniridi, bir hastada West sendromu mevcuttu. Eşlik eden böbrek anomalisi hiçbir hastada saptanmadı. 
Bulgular: Hastaların 6'sı evre 1, 7'si evre 2, 13'ü evre 3, 14'ü evre 4 ve 3'ü evre 5 olarak değerlendirildi. Otuz hastaya başlangıçta tümör rezeksiyonu, 13 hastaya laparotomi ve biyopsi yapıldı. Laparotomi yapılanların 7'sine kemoterapi verilebildi ve 5'ine 2-3 ay sonra kitle eksizyonu yapıldı. Masif renal kitleli 1 hasta opere edilemeden solunum yetmezliğinden kaybedildi. Serideki 3 hastada peroperatif, 3 hastada ise postoperatif komplikasyon gelişti. İki hasta postoperatif komplikasyon nedeniyle kaybedildi. Ulaşılabilen hastaların 14'üne NWTS protokolü, 1 hastaya ise ulusal Wilms protokolü uygulanmıştı. On bir hastaya radyoterapi uygulandı. Karaciğer metastazları olan bir hastada tedavi sırasında veno-oklüzif hastalık ortaya çıktı, spontan olarak geriledi. Histopatolojik olarak 25 hasta Wilms tümörü, 4 hasta mezoblastik nefroma, 5 hasta da berrak hücreli sarkom olarak rapor edildi, 8 hastanın patoloji raporlarına ulaşılamadı. Wilms tümörlerinin 1 tanesinde anaplazi olduğu belirtilmişti. Bir hastanın patolojisi küçük yuvarlak hücreli tümör olarak bildirildi. Üç ayrı merkezde radyoterapi ve kemoterapileri yapılan hastaların 22'si hakkında bilgiye ulaşıldı. Bunlardan 14 tanesi kaybedildi. Altı hastanın tedavisi tamamlanmıştır ve 1,5-8 yıldır tümörsüz izlenmektedirler, bunlardan biri hepatit C'lidir. Bir hasta tedavide ve tam remisyondadır. 
Sonuç: Hastaların geç evrelerde getirilmesi ve tedavilerinin tek bir merkezde toplanamaması, izlemlerini ve prognozlarını kötü yönde etkilemiştir. 
Anahtar kelimeler: Wilms tümörü, mezoblastik nefroma, berrak hücreli sarkom, venooklusif hastalık

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

2005

2004

2003

Logos Tıp Yayıncılığı
Yildiz Posta Cad. Sinan Apt. No:36
D.63-64 Gayrettepe 34349 Istanbul
 
Fax :
(212) 288 0541
(212) 288 5022
(212) 211 6185
  E-mail
[email protected]
  Google Maps için tıklayın