Ana Sayfa ›› Dergiler ›› Çocuk Cerrahisi Dergisi ›› Çocuk Cerrahisi Dergisi Aralık 2009


Çocuk Cerrahisi Dergisi Aralık 2009

www.tccd.org.tr
    

Çocuk Cerrahisi Dergisi 23(3):100-103, 2009
Türkiye’nin güneydoğusunda bir şehirde çocuk cerrahisine kadar biliniyor?

Bahattin AYDOĞDU
Mardin Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi, Çocuk Cerrahisi Kliniği

 
ÖZET
 

Amaç: Türkiyenin güneydoğu bölgesinde çocuk cerrahisi uzmanlığının halk ve diğer branş hekimlerince bilinirliğinin ölçülmesi.

Gereç ve Yöntem: 1 Ocak-30 Eylül 2009 tarihleri arasında Mardin Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi Çocuk Cerrahisi Polikliniği’ne başvuran 653 hasta ve aileleri çalışma kapsamına alındı. Başvuru yakınması, geldiği yer (il merkezi, ilçe, köy), ana-babanın eğitim durumu, çocuk cerrahisi polikliniğine kim tarafından yönlendirildiği sorgulandı.

Bulgular: Başvuranların 476 (% 72,9) erkek, 177 (% 27,1) kız hasta olup, bunların yaş ortalaması 39,5 ay (1 ay-16 yaş) idi. Hastaların 176’sında (% 27) çocuk ürolojisi sorunları varken, 447 olguda genel çocuk cerrahisini ilgilendiren hastalıklara sahipti. Çoğunluğu ilçelerden gelmişti, annelerin 327’si (% 50) okuma-yazma bilmezken, babaların 341’i (% 52,2) ilkokul mezunu idi. Çoğunluğu kendi kararı ile veya bir çocuk hastalıkları uzmanı tarafından çocuk cerrahisine yönlendirilmişti. Kendi isteği ile başvuran hastalardaki ürolojik olgu sayısı, diğer doktorlar tarafından yönlendirilenlere göre istatiksel olarak anlamlı oranda yüksekti (p<0,05).

Sonuç: Çocuk cerrahlarının hangi hastalıklarla ilgilendiği halk ve pratisyen hekimlerce yeterince bilinmemekle birlikte, ürolojik sorunları olanların bir çocuk cerrahına kendiliğinden başvurma oranı diğer hekimlerin yönlendirmesine göre daha yüksektir.

Anahtar kelimeler: Çocuk cerrahi, ana-baba, doktorlar, eğitim

 

Çocuk Cerrahisi Dergisi 23(3):104-109, 2009
Tekrarlayan trakeoözofageal fistül *

Gürsu KIYAN, Birgül KARAASLAN, Halil TUĞTEPE, Tolga E. DAĞLI
Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı, İstanbul

 
ÖZET
 

Amaç: Tekrarlayan trakeoözofageal fistül (tTÖF) TÖF’lü özofagus atrezisi (ÖA) ameliyatı sonrası gelişebilen bir komplikasyondur. Tekrarlayan TÖF’ün tanısı ve tedavisi halen tartışmalı bir sorun olmaya devam etmektedir.

Gereç ve Yöntem: Ekim 1989 ile Temmuz 2009 tarihleri arasında 10 hasta tTÖF tanısı ile izlenmiş ve tedavi edilmiştir. Çalışmamızda bu olguların klinik özellikleri, tanı ve tedavileri ile ilgili özellikleri geriye dönük olarak irdelenmiştir.

Bulgular: Hastaların altısı erkek, dördü ise kızdı. Ameliyat yaş ortalamaları ise 4.7 yaş idi. Hastaların tümünde solunum yakınmaları, beşinde ise ileri derecede tekrarlayan akciğer enfeksiyonları mevcut idi. Dokuz hastaya floroskopik inceleme yapılmış ve altısında TÖF gösterilebilmiştir. Yedi hastaya endokopi yapılmış ve farklı yöntemlerle fistül gösterilebilmiştir. Üç hastada TÖF endoskopik yöntemle kapatılmaya çalışılmış ve sonuçta tümünde başarısız olunmuştur. Dokuz hastaya torakotomi uygulanmış ve fistül bağlanmıştır. İki hastaya gelişmiş olan akciğer hasarı nedeniyle akciğer rezeksiyonu yapılmıştır. İki hastada TÖF yinelemiş ve yine yapılan ameliyatlar ile düzelmiştir.

Sonuç: Tekrarlayan TÖF ÖA ameliyatı sonrası gelişebilen bir komplikasyondur. Floroskopik inceleme her zaman TÖF’ü gösterememektedir. Endoskopik yöntemler genelde başarılı olsalar da onlarla da her zaman TÖF gösterilememektedir. Bazı hastalarda TÖF erken dönemde gösterilememekte, bazılarında ise geç dönemde gelişmektedir. Tedavi için uyguladığımız endoskopik yöntemler başarısız olmuştur. Tekrarlayan TÖF onarımında açık cerrahi yöntemi önermekteyiz.

Anahtar kelimeler: Trakeoözofageal fistül, özofagus atrezisi

 

Çocuk Cerrahisi Dergisi 23(3):110-113, 2009
Korozif özofagus yanıklı çocuklar ve özofagoskopi

Levent CANKORKMAZ, Gökhan KÖYLÜOĞLU, Cengiz GÜNEY
Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı, Sivas

 
ÖZET
 

Amaç: Korozif maddelerin yanlışlıkla içilmesi, çocukluk çağında sık olarak karşılaşılan bir durumdur ve basit bir özofagus yanığından ciddi nekroza kadar değişen olaylara yol açar. Çalışmamızda, kliniğimizde korozif madde içme nedeniyle tedavi edilen olgular ve özofagoskopi gerekliliği tartışıldı.

Gereç ve Yöntem: Çocuk cerrahisi kliniğimize 2000 Ocak-2007 Mart ayları arasında korozif madde içme öyküsüyle başvuran hastalar geriye dönük olarak incelendi.

Bulgular: Toplam 394 olgunun % 62,2’si erkek, % 37,8’i kızdı. Ortalama yaş 3,98±3,0 idi (6 ay-16 yaş±3,0). Çamaşır suyu (% 43,6), yağ çözücü (% 25,4) ve tuz ruhu (% 24,1) en çok içilen korozif maddelerdi. Özofagoskopi yapılan olguların % 46,6’sında bir özellik yoktu. Özofagus yanığı saptanan olguların dördünde özofagus darlığı bir olguda da özofagus ve mide perforasyonu gelişti. Çamaşır suyu içenlerden özofagus darlığı gelişen olmadı. Olgularımızdan hepsi korozif maddeleri yanlışlıkla içen çocuklardı.

Sonuç: Çalışmamızın sonucunda, çamaşır suyu özofagusta darlığa yol açmadığından yanlışlıkla çamaşır suyu içen çocuklarda erken özofagoskopi yapmaya gerek olmadığı sonucuna varılabilir.

Anahtar kelimeler: Özofagus yanıkları, korozif madde içimi, özofagoskopi, çocukluk çağı

 

Çocuk Cerrahisi Dergisi 23(3):114-119, 2009
Çocuklarda koroziv madde içiminin ekonomik etkisi ve adli takibi

Nergül ÇÖRDÜK *, Akıle SARIOĞLU-BÜKE *, Şenol BAĞCI *, Kemalettin ACAR **, Özkan HEREK *,
Uğur KOLTUKSUZ *
Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Cerrahisi* Anabilim Dalı, Adli Tıp** Anabilim Dalı, Denizli

 
ÖZET
 

Amaç: Bu çalışma, bölgemizde önemli bir halk sağlığı sorunu olan koroziv madde içiminin yol açtığı ekonomik kaybı ve olguların adli takiplerini değerlendirmek için planlanmıştır.

Gereç ve Yöntem: Ocak 1999 ve Nisan 2007 tarihleri arasında koroziv madde içimi nedeniyle bölümümüze yatırılmış olan 259 hasta (145 erkek, 114 kız) geriye dönük olarak değerlendirildi. Direkt tıbbi maliyet hesaplandı. Hastaların adli takipleri polis karakolu ve diğer resmi kayıtlardan incelendi.

Bulgular: Çocukların ortalama yaşları 3,4±2,28 (1-14) idi. Toplam beş hastada başka ev kazası, on hastanın kardeşinde koroziv içimi ya da araç dışı trafik kazası öyküsü vardı. Bir hastada daha önce de koroziv içme ve bir hastada ilaç intoksikasyonu öyküsü vardı. En çok içilen koroziv ajan farklı konsantrasyonlarda HNO3 solüsyonu (% 32) idi. Hastaların % 42’sinde birinci derece yanık saptandı. Olguların % 2.3’ünde özofagus darlığı saptandı. Üç hasta mide çıkımı obstrüksiyonu, bir hasta gastroözofageal reflü nedeniyle ameliyat edildi. Ortalama hastanede kalış süreleri 3,5±4,6 (1-41 gün) gün idi. Ortalama toplam direkt tıbbi maliyet hasta başına 214±177 $ (26-2021 $) bulundu. Hastanede yatış süresi arttıkça maliyetin de anlamlı olarak arttığı saptandı. Tüm hastalarda adli rapor tutulmuş ve karakola ihbar edilerek adli süreç başlatılmıştı. Adli takipleri sonucunda sorumlu ebeveynlerin tümüne takipsizlik kararı verildiği öğrenildi.

Sonuç: Çocuklarda koroziv madde içimi önlenebilir bir durumdur ve maliyeti bu hastalığın mortalite ve morbiditesi ile karşılaştırılamaz. Çocukların ailelerinin adli açıdan daha ayrıntılı değerlendirilmesi ve sosyal hizmet uzmanlarının tüm olgularda devreye girmesi gerektiğini düşünüyoruz. Her türlü kimyasal maddenin güvenli kapakla kapatılmış ve sızdırmayan ambalajlarda satışı zorunlu olmalı, kimyasalların açıktan satışına izin veren kurumlar ile bu satışı yapan kuruluşlar denetlenmelidir.

Anahtar kelimeler: Çocuk, koroziv, özofagus, striktür, ekonomik etki, adli takip

 

Çocuk Cerrahisi Dergisi 23(3):120-124, 2009
Çocuklarda pil yutma

Kemal AĞENGİN, İrfan KIRIŞTIOĞLU, Arif GÜRPINAR, Hasan DOĞRUYOL
Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı, Bursa

 
ÖZET
 

Amaç: Çocuklarda pil yutma sıklığı giderek artmaktadır. Yutulan bu piller konservatif olarak izlenebildiği gibi, mıknatıslı sonda, foley sonda, magyll pensi, endoskopi veya cerrahi olarak çıkartılabilir. Bu çalışmada yutulan pillerin tedavisi ile ilgili klinik deneyimlerimiz aktarılmıştır.

Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde son 6 yıl içerisinde toplam 37 olgu (10 ay-13 yaş) pil yutma nedeniyle takip edildi. Olguların 14’ü kız, 23’ü erkek idi. Pillerin 5’i kalem (AAA:3 olgu, AA:2 olgu), diğerleri ise düğme şeklinde idi. Direkt filmlerde pillerin 33’ü diafragma altında, 4’ü ise üstünde (özofagus) yerleşmiş olarak izlendi. Olguların 31’i konservatif olarak takip edildi ve piller ortalama 50 saatte (6-210 saat) gastrointestinal (GI) sistemi terk etti. Endoskopi, foley sonda, mıknatıslı sonda, laparatomi ile birer olguya ve magyll pensi ile de iki olguya olmak üzere toplam altı olguya müdahale edildi (% 16). Bir olguda özefagus ve torasik aorta perforasyonuna bağlı ölüm gelişti.

Bulgular ve Sonuç: Yutulan pillerin büyük bir çoğunluğu intestinal sistemi yaklaşık 3 gün içinde sorunsuz olarak terk etmiştir. Az sayıda olguda komplikasyon gelişebilmektedir. Özofagusta ve GI sistemde ilerlemeyen pillere; endoskopi, magyll pensi, mıknatıslı sonda ve foley sonda ile çıkarma veya cerrahi müdahale gerekli olabilir.

Anahtar kelimeler: Pil yutma, Disk pil, Özefagus perforasyonu

 

Çocuk Cerrahisi Dergisi 23(3):125-128, 2009
Hirschsprung hastalığında tek evreli transanal endorektal pull-through ile evreli Soave ameliyatının karşılaştırılması

Ünal BIÇAKCI, Burak TANDER, Öğünç APAYDIN, Ender ARITÜRK, Rıza RIZALAR, Ferit BERNAY
Ondokuz Mayıs Üniversitesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı, Samsun

 
ÖZET
 

Amaç: Bu çalışmada, Hirschsprung hastalığı olan ve tek evreli transanal endorektal pull-through (TAP) yapılan olgular ile aşamalı Soave ameliyatı yapılan olgular karşılaştırıldı.

Gereç ve Yöntem: 2004-2007 tarihleri arasında, Hirschsprung hastalığı tanısı almış olan 41 hastanın (28 erkek, 13 kız) kayıtları geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastalar arasında total kolonik aganglionozis tanısı alan yoktu. Preoperatif ve postoperatif nedenlerle kaybedilen 3 hasta çalışma dışında bırakıldı. Hastaların cinsiyet, cerrahisinin tipi ve hastanede kalış süreleri kaydedildi. Hastaların ailelerine, ameliyatlardan en az altı ay sonra; çocuklarının yaşam kalitesi, dışkılama alışkanlıkları, genel durum, büyüme, beslenme, enterokolit ve karın distansiyonunu sorgulayan bir anket doldurmaları istendi. Sonuçlar, ki-kare ve Fisher’in kesinlik testi kullanılarak değerlendirildi.

Bulgular: Hirschsprung tanısı alan 41 hastadan 21’ine TAP, 20’sine ise iki evreli Soave ameliyatı uygulandı. TAP uygulanan hastalarda hastanede kalış süresi ortanca 3 gün, evreli Soave ameliyatı uygulananlarda ise 7 gün olarak bulundu. Tüm hastaların büyüme-gelişme ve beslenme durumları iyiydi. İki cerrahi yöntem arasında, hastaların fonksiyonal sonuçları bakımından bir farklılık saptanmadı. Dışkı inkontinansı, TAP’li olguların ikisinde (% 9.5), evreli Soave yapılanların 5’inde (% 25); enterokolit oranı TAP’li 5 olguda (% 23.8), evreli Soave yapılanlardan 4’ünde (% 20); kabızlık TAP’li ve evreli Soave yapılan birer hastada; günde 5’ten fazla dışkı sayısı TAP’li üç olguda (% 14.2), evreli Soave yapılan 3 olguda (% 15) belirlendi. Bu parameteler açısından iki cerrahi tipi arasında istatistiksel farklılık saptanmadı (p>0,05).

Sonuç: Tek evreli TAP ve iki evreli Soave ameliyatının fonksiyonel sonuçları benzerdir. TAP sonrası hastanede kalış süresinin daha kısa olması ve daha iyi kozmetik sonuçlarının bulunması nedeniyle tek evreli cerrahi çoğu olguda uygun bir yöntemdir. Ayrıca tek evreli TAP operasyonunda, iki evreli Soave’nin diğer evrelerinde oluşabilecek sorunların bulunmaması da bir avantaj olarak kabul edilmelidir.

Anahtar kelimeler: Tek Evreli Transanal Endorektal Pull-through, Soave ameliyatı

 

Çocuk Cerrahisi Dergisi 23(3):129-133, 2009
Anal atrezili olgularda sekonder anal operasyonlar

Mehmet Hilmi MERCAN, İrfan KIRIŞTIOĞLU, Fatih ÇELİK, Hasan DOĞRUYOL
Uludağ Üniversitesi, Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahi Anabilim Dalı, Bursa

 
ÖZET
 

Amaç: Anal atrezi nedeniyle cerrahi tedavi edilen olgularda yapılan anal bölgeye yönelik sekonder cerrahilerin irdelenmesi.

Gereç ve Yöntemler: Kliniğimizde 1990-2010 yılları arasında anal atrezi nedeniyle opere edilmiş olgulardan sekonder anal cerrahiye gereksinim duyulan 16 olgu retrospektif olarak değerlendirildi. Bu değerlendirmede fizik muayene, anal manometri, anal MR, BT ve sfinkterotest kullanıldı.

Bulgular: Olguların 6’sı kız ve 10’u erkekti. Yaş dağılımı 2-18 yaş ve ortalama sekonder operasyon ortanca yaş değeri 5 olarak saptandı. Mukozal prolapsuslu olgularda ana semptom mukoid akıntı ve 2 olguda da ilave olarak anal inkontinansdı. Uygun olmayan anüs yerleşimi ve inkomplet anal sfinkter saptanan olgularda ana yakınma inkontinansdı. Darlık nedeniyle opere edilen olgunun temel bulgusu muayenede saptanan anal darlıktı. Sekonder operasyon endikasyonları: mukozal prolapsus (n:8), anüsün uygunsuz yerleşimi (n:5), anal darlık (n:1), inkomplet anal sfinkter (n:2) idi. Mukozal prolapsus ve anal darlık tanısı fizik muayene ile, uygun olmayan anüs yerleşimi ve inkomplet anal sfinkter tanısı MR veya BT, anal manometri ve sfinkterotest ile konuldu. Mukozal prolapsus olguların 5’inde 360 derece, 3’ünde 180 derece olarak bulundu, eksize edildi. Anüsün uygun olmayan yerleşiminde, 3 olguya anterior ve 2 olguya posterior yaklaşımla anal transpozisyon uygulandı. İnkomplet sfinkter saptanan 2 olgu sfinkteroplasti ile tedavi edildi. Dilatasyon tedavisine yanıt vermeyen anal darlığı olan 1 olguya striktüroplasti yapıldı. Mukozal prolapsus eksizyonu yapılan olgularda tam cerrahi şifa sağlanırken, 2 olguda medikal tedavi gerektiren enkomprezis devam etmektedir. Anal transpozisyon yapılan olgularda 3 olgu asemptomatik iken iki olgunun medikal tedaviye gereksinimi olmaktadır. Sfinkteroplasti ve striktüroplasti yapılan olgular asemptomatiktir.

Sonuç: Opere anal atrezili olgularda en sık rastlanan sekonder cerrahi nedeni mukozal prolapsustur. Mukozal prolapsus eksizyonu kozmetik görünümün dışında mukoid akıntının önlenmesi ve kontinans üzerine olumlu etki sağlar. Anüsün uygun olmayan yerleşimi ve inkomplet anal sfinkter saptanan olgularda sekonder cerrahi öncesi radyolojik inceleme, anal manometri ve sfinkterotest ile olgular detaylı olarak değerlendirilmelidir. Uygun cerrahi metodun seçimi inkontinansin tedavisinde anahtar rol oynar.

Anahtar kelimeler: Anal atrezi, cerrahi komplikasyonlar, sekonder anal operasyonlar

 

Çocuk Cerrahisi Dergisi 23(3):134-138, 2009
Deneysel apendektomi modelinde nonabsorbabl polimer klip ve sütür ligasyon etkinliğinin karşılaştırılması

Fatih AKBIYIK *, Hakan ÇAVUŞOĞLU **, Derya ERDOĞAN **
Ankara Dışkapı Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hematoloji Onkoloji Eğitim Araştırma Hastanesi, Çocuk Cerrahisi Kliniği*, Dr. Sami Ulus Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Eğitim Araştırma Hastanesi, Çocuk Cerrahisi Kliniği**, Ankara

 
ÖZET
 

Amaç: Laparoskopik apendektomi sırasında, apendiks güdüğünü kapatmak için endoskopik stapler, endoskopik klip, endoloop, endoskopik karın içi veya dışı düğüm kullanılmaktadır. Bu çalışmada deneysel olarak çekum patlama basıncı ölçümü ile, apendiks güdüğünde laparoskopik olarak kullanılan non-absorbable polimer klips ve sütür ligasyon kullanımının güvenirliliği karşılaştırılması amaçlanmıştır.

Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 24 adet Wistar Albino cinsi erişkin rat önce Perfore (P) ve Non-Perfore (NP) olarak iki gruba, sonra bu iki grup, polimer klips (PK) ve Sütür Ligasyon (SL) grubu olarak ikiye ayrılarak kullanılmıştır. Birinci grupta apendektomi sonrası apendisk güdüğüne, 6 ratta polimer klips, altı ratta ise sütür ligasyon kullanıldı. Ardından çekal patlama basıncı ölçüldü. İkinci grupta ise perforasyon oluşturulduktan 24 saat sonra, re-laparatomi ile aynı işlem yapıldı.

Tüm ratlarda vücut ağırlığı, apendiks çapları, işlem süresi ve patlama basıncı kaydedildi.

Bulgular: Non-perfore ve perfore gruptaki denekler kendi içlerinde karşılaştırıldığında, gruptaki ratların vücut ağırlıkları, apendiks çapları ve patlama basınçları arasında anlamlı bir istatistikî fark yoktu. Ancak, işlem süresi NP-PK grubunda belirgin olarak kısa idi. Perfore gruptaki ratların hiçbirinde postoperatif sorun olmadı ve tümü ikinci işleme kadar yaşadı.

Sonuç: Yapılan çalışmada, hem non-perfore hem de perforasyon oluşturulmuş deneklerde, serozal yüzeyin soyulup çekal perforasyon oluşturacak kadar yüksek basınç uygulanmasına rağmen, apendiks güdüğünde herhangi bir sızıntı veya kaçak görülmemiştir. Bu deneysel çalışma, yaygın olarak kullanılan sütür ligasyon yönteminin güvenilirliğini desteklemekte ve polimer klips uygulamasının ise sütür ligasyon kadar güvenilir olduğunu ve operasyon süresini kısaltmakta etkili olduğunu olarak göstermektedir.

Anahtar kelimeler: Laparoskopik apendektomi, polimer klips, sütür ligasyon

 

Çocuk Cerrahisi Dergisi 23(3):139-142, 2009
Acil veya geciktirilmiş apendektomi *

Tunç ÖZDEMİR, Tolga OKAY, Ahmet ARIKAN
SB Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Cerrahisi Kliniği, İzmir

 
ÖZET
 

Amaç: Apendektominin zamanlaması konusunda tartışmalar devam etmektedir. Çalışmamızda akut apandisitli çocuklarda apendektominin 6-12 saat ertelenmesinin hastanın klinik seyrini olumsuz etkileyip etkilemediği araştırıldı.

Gereç ve Yöntem: Ocak 2000 ile Aralık 2007 tarihleri arasında, apandisit ön tanısı ile kliniğimizde ameliyat edilmiş olan 1.258 hastanın tıbbi kayıtları geriye dönük olarak incelendi. Çalışmaya dahil edilmiş olan hastalar, acil servise başvurularından ameliyat odasına alınışlarına kadar geçen süreye göre, başvurudan sonraki ilk 6 saat içinde ameliyat edilenler (308 hasta, Grup 1) ve 6-12 saat kadar geciktirilenler (487 hasta, Grup 2) olarak iki gruba ayrıldı. Hastaların operasyon süresi, cerrahi yara alanı enfeksiyonu, antibiyotik gereksinimi, analjezik gereksinimi, hastanede kalış süreleri not edildi.

Bulgular: Hasta grupları arasında yaş, cinsiyet ve vücut ağırlığı gibi demografik değişkenler, beyaz küre ve vücut ısısı açısından anlamlı istatistiksel fark görülmedi. Erken ve geç apendektomi yapılan hastaların ameliyat sonrası değerlendirmelerinde komplikasyon oranı yönünden de istatistiksel olarak fark saptanmadı.

Sonuç: Geriye dönük çalışmamızda, hasta verileri incelendiğinde apandisit ön tanısı ile ameliyat kararı verilen ancak çeşitli nedenlerle ameliyatı geciktirilmek zorunda kalınmış olgularda 6-12 saatlik bir gecikme ile yapılan apendektominin, komplikasyon oranını arttırmadığı ve klinik seyrini olumsuz yönde etkilemediği sonucuna varılmıştır.

Anahtar kelimeler: Gecikmiş apendektomi, komplikasyon

 

Çocuk Cerrahisi Dergisi 23(3):143-147, 2009
Çocukluk çağı lenfanjiomalarında tedavi yaklaşımları

Emre DİVARCI *, Ahmet ÇELİK *, Erkan KISMALI **, Orkan ERGÜN *
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı*, Radyoloji Anabilim Dalı**, İzmir

 
ÖZET
 

Bu çalışma ile çocukluk çağı lenfanjiomalarında bleomisin ile skleroterapi ve cerrahi eksizyon sonuçları incelenerek en uygun tedavi yaklaşımı saptanması amaçlanmıştır. 
Kliniğimizde 2000-2010 yılları arasında lenfanjioma nedeniyle tedavi uygulanan hastaların kayıtları incelenmiştir. Yaş, cinsiyet, yerleşim yeri, radyolojik görünüm, tedavi yöntemleri ve sonuçları gözden geçirilmiştir.

Lenfanjioma nedeniyle başvuran 22 hastaya (17E, 5K), 29 girişim uygulanmıştır (16 eksizyon, 13 skleroterapi). Hastaların yaş ortalaması 2,1±2,9 yaştır (1 ay-14 yaş). Lezyonlar baş-boyun (9), aksilla (6), gövde (6), retroperitoneal (1) yerleşimliydi. Radyolojik görünüm olarak makrokistik, mikrokistik ve kavernöz olarak sınıflandırılmıştır. Tedavi başarısı değerlendirmesinde, kitle boyutlarında % 75’ten az küçülenler “yetersiz yanıt”, % 75-100 arası küçülenler “yeterli yanıt” olarak kabul edilmiştir. Primer eksizyon uygulanan 14 hastanın 9’unda yeterli yanıt (% 64), 5’inde yetersiz yanıt elde edilmiştir. Yetersiz yanıt alınan 5 hastada ek işlem olarak tamamlayıcı skleroterapi yapılması gerekmiş ve tümü başarıyla tedavi edilmiştir. Primer skleroterapi uygulanan 8 hastanın 6’sında yeterli yanıt (% 75), 2’sinde yetersiz yanıt elde edilmiştir. Yetersiz yanıt elde edilen 2 hastada ek girişim olarak tamamlayıcı cerrahi eksizyon yapılması gerekmiş ve başarı ile tedavi edilmiştir. Skleroterapi sonrası ek girişim yapılması gerekenler mikrokistik olanlardı. Major cerrahi komplikasyon her iki grupta görülmemiştir. Ortalama takip süresi 5 yıldır (3 ay-10 yıl). Son kontrollerinde tüm hastalarda “yeterli cerrahi başarı” sağlanmıştır.

Güncel lenfanjioma tedavisinde değişik ajanlarla skleroterapi ve/ veya cerrahi eksizyon uygulanabilmektedir. Her iki yöntemin de başarısı uygun hasta seçimine bağlıdır. Lezyonun girişim öncesi radyolojik özelliklerine göre; genel yaklaşım olarak skleroterapi, makrokistik lezyonlara, cerrahi eksizyon ise mikrokistik lezyonlara öncelikle tercih edilmelidir.

Anahtar kelimeler: Lenfanjioma, lenfatik malformasyon, skleroterapi, bleomisin, cerrahi

 

Çocuk Cerrahisi Dergisi 23(3):148-151, 2009
Çekum yerleşimli Burkitt lenfomasına bağlı kronik invajinasyon

Salim BİLİCİ *, Mehmet GÖKSU *, Mehmet MELEK *, Sinan AKBAYRAM **, Veli AVCİ *
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Cerrahisi* Anabilim Dalı, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları** Anabilim Dalı, Van

 
ÖZET
 

İnvajinasyon, çocuklarda intestinal obstruksiyonun yaygın bir nedenidir. Ender görülen bir kronik invajinasyon vakasını rapor ettik. Altı ay önce başlayan, aralıklı seyreden ve zaman zaman şiddetlenen karın ağrısı, bulantı, kusma ve kilo kaybı yakınmaları ile kliniğimize başvuran hasta invajinasyon ve intestinal kitle (lenfoma?) ön tanıları ile opere edildi. Operasyonda ileoçekokolik invajinasyon ve çekumunda yaklaşık 7x7 cm ölçülerinde kitle tespit edildi. Cerrahi olarak çıkarılan kitle Burkitt lenfoma olarak rapor edildi. Burkitt lenfoma kronik invajinasyon için yaygın bir neden değildir. Hastanın klinik bulguları ve tedavisi ile ilgili ayrıntılar rapor edilerek, bu ender duruma dikkat çekilmesi hedeflendi.

Anahtar kelimeler: Kronik invaginasyon, burkitt lenfoma

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

2005

2004

2003

Logos Tıp Yayıncılığı
Yildiz Posta Cad. Sinan Apt. No:36
D.63-64 Gayrettepe 34349 Istanbul
 
Fax :
(212) 288 0541
(212) 288 5022
(212) 211 6185
  E-mail
[email protected]
  Google Maps için tıklayın