Jinekoloji ve Obstetrik Dergisi Aralık 2004

 Aralık 2004

    
 Jinekoloji ve Obstetrik Dergisi, 18(4):199-207, 2004 
Over Kanserlerinde Kemoterapi

Hasan BOZKAYA, Mehmet A. OSMANAĞAOĞLU, Mehmet ÖZEREN 
Karadeniz Teknik Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı

ÖZET
Over Kanserlerinde Kemoterapi 
Over kanserleri görülme sıklığına göre jinekolojik maligniteler içinde endometrium ve serviks kanserlerinden sonra 3. sırada yer alır. Buna karşın tüm evreler gözönüne alındığında % 46'lık 5 yıllık yaşam oranı ile tüm jinekolojik maligniteler içinde en fazla mortaliteye neden olap gruptur (2,3). Over kanserinde primer tedavi olan cerrahi, aynı zamanda tümörün evresinin belirlenmesi için de uygulanmaktadır. Tanı anında % 64 olguda tümör ileri evrededir. Primer cerrahi sonrası olgulara adjuvan kemoterapi, adjuvan radyoterapi, second look laparatomi, sekonder sitoredüksiyon, ikincil kemoterapi, intraperitoneal kemoterapi ve biyolojik tedaviler uygulanmaktadır. Over kanserlerinde kemoterapötikler en sık adjuvan tedavi basamağında olmak üzere neoadjuvan ya da second line amaçlı, tek ajanlı, kombine, radyoterapi ile kombine ve immünoterapiler ile kombine olarak kullanıl-maktadır. 
En sık görülen over tümörleri olan epitelyal over kanserlerinde evre 1a-1b ve grade 1 tümörlü olgular hariç diğer tüm olgulara primer cerrahi sonrası adjuvan kemoterapi önerilmektedir. Seks kord tromal tümörler ve germ hücreli over tümörlerinde kemoterapi kullanımı evreye ve tümörün histolojik subtipine göre değişmektedir. 
Kemoterapi oral ya da parenteral uygulanabilir. En sık intravenöz yol olmak üzere subkutan, intramüsküler, intraarteryel, intraperitoneal ve intratekal farklı parenteral ilaç uygulama yolları tarif edilmiştir. Her ne kadar over kanseri tedavisinde yaygın olarak kullanılıyor olsa da, ilaca bağlı yan etkiler ve ilaç direnci, kemoterapi uygulamalarında jinekolojik onkolojistleri bekleyen en önemli ikilemdir. 
Kemoterapi uygulamaları ile ilgili güncel gelişmeler ile interval debulking, otolog kök hücre transplantasyonu desteğinde yüksek doz ilaç uygulaması ve immünoterapi uygulamalarını da içeren biyolojik tedaviler gibi, araştırma aşamasında olan ve standart tedavi uygulamalarına destek olabilecek yeni protokoller geliştirilmektedir. Kemotera-pide kullanılan ajanlar mitotik siklusta etkili oldukları faza göre faz spesifik ya da faz nonspesifik olarak ayrıla-bilir ve etki basamaklarına göre farklı farmakodinamilere sahiptirler. 
Jinekoloji ve Obstetrik Dergisi, 18(4):199-207, 2004 
Anahtar kelimeler: Over Kanseri, Kemoterapi Sitoredüksiyon

 

Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 18(4):208-214, 2004 
Maternal Serum Alfa Fetoprotein Yüksekliğinde Prenatal Tanı Deneyimlerimiz ve Obstetrik Sonuçlar
İbrahim Halil KALELİOĞLU, Selim BÜYÜKKURT, Atıl YÜKSEL 
İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, İstanbul
ÖZET
Maternal Serum Alfa Fetoprotein Yüksekliğinde Prenatal Tanı Deneyimlerimiz ve Obstetrik Sonuçlar 
AMAÇ: Kliniğimize yüksek maternal serum alfaprotein (MSAFP) saptanması nedeniyle başvuran hastalarda prenatal tanı deneyimlerimizi ve bu gruptaki gebelik akıbetlerini retrospektif olarak değerlendirmeyi amaçladık. 
MATERYAL ve METOD: Ağustos 1997 ve Kasım 2001 tarihleri arasında kliniğimize başvuran 11.862 gebe içinde MSAFP yüksekliği olan gebeler materyalimizi oluşturmuştur ve bu hastaların verileri retrospektif olarak irdelenmiştir. 
BULGULAR: 11.862 gebeden 311 (% 2.6) inde MSAFP yüksekliği saptandı. MoM değerleri kayıtlarda belli olan 279 gebenin MoM değerlerinin ortalaması 3.07±1.55 (min:2.01 maks:16) olarak tespit edildi. Bu grup içinde 48 (% 17.2) olguda MSAFP yüksekliğini açıklayabilecek bir neden saptandı. Açık spina bifidası olan 12 olgunın MSAFP MoM değerlerinin ortalaması 3.49±1.14 (min:2.26 maks:6.51) olarak belirlendi. Yüksek MSAFP grubunda detaylı fetal ultrason incelemesinin açık spina bifida tanısındaki sensitivitesi, spesifisitesi, pozitif belirleyicilik ve negatif belirleyicilik değerleri % 100 olarak bulundu. Sonografi ile açıklanamayan MSAFP artışı olan grupta kötü gebelik akıbeti oluşma oranı 64/183 (% 35) olarak saptanmıştır. 
SONUÇ: MSAFP taramasının NTD'lerinin taranmasındaki yeri tartışılmazdır. NTD ve batın duvarı defektlerinin ultrasonografi ile tanısında deneyimin yeri çok önemlidir. Ayrıca bu grup gebelerde sonografide patoloji saptanamıyorsa kötü gebelik sonuçları açısından gebeler takibe alınmalıdırlar. Anöploidi taramasında giderek artan oranda 11-14 hafta taramasının uygulanmaya başlanması ile ikinci trimesterdeki MSAFP taraması yeniden ihmal edilme tehlikesi ile karşıkarşıyadır. Çok geçmeden durumun ciddiyeti anlaşılmalı ve gerekli politikalar oluşturulmalı ve bu tarama politikalarından her gebe yararlanabilmelidir. 
Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 18(4):208-214, 2004 
Anahtar kelimeler: MSAFP, NTD, Kötü Gebelik Sonucu, Prenatal Tanı

 

Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 18(4):215-220, 2004 
Gerçek Stres İnkontinansın Tedavisinde Genel Anestezi Altında Uygulanan Gerilimsiz Vajinal Bant (TVT) Operasyonunun Sonuçları 
Erbil DOĞAN, Yakup ERATA, Serkan GÜÇLÜ, Mert GÖL, Çiğdem KARAS, Oğuzhan ALPAYDIN 
Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, İzmir
ÖZET
Gerçek Stres İnkontinansın Tedavisinde Genel Anestezi Altında Uygulanan Gerilimsiz Vajinal Bant (TVT) Operasyonunun Sonuçları 
AMAÇ: Gerçek stres üriner inkontinans nedeniyle genel anestezi altında TVT (tension-free vaginal tape-gerilimsiz vajinal bant) operasyonu yapılan hastaların sonuçlarını değerlendirmek. 
MATERYAL ve METOD: Gerçek stres inkontinans nedeniyle gerilimsiz vajinal bant operasyonu yapılan 39 hastanın dosyaları geriye yönelik olarak tarandı. Hastaların demografik bilgileri ve TVT ile birlikte yapılan diğer jinekolojik operasyonlar tespit edildi. Hastaların operasyon sonrası takipleri incelenerek operasyonun genel başarı oranı ve komplikasyonları değerlendirildi. Son kontrolde idrar kaçırmadığını ifade eden ve yapılan öksürük stres testinde idrar kaçırmayan hastalarda operasyon başarılı kabul edildi. Ayrıca hastalar VKI indekslerine göre obez ve obez olmayan olarak 2 gruba ayrılarak bu iki grup arasında operasyon sonuçları açısından fark bulunup bulunmadığı araştırıldı. 
BULGULAR: Hastalardan 31'inin ortalama olarak 22.47±12.21 aylık takibinde başarı oranı % 77.4 olarak bulundu. En sık görülen komplikasyon % 18.0 (7 hasta) ile işeme zorluğuydu. İki hastada (% 5.1) iki haftadan uzun süren üretral kateterizasyon ve sonrasında cerrahi girişim gerekti. Obez hastalarla obez olmayanlar arasında operasyon başarısı yönünden fark olmamasına rağmen, obez hastalarda postoperatif üretral kateter süresi anlamlı olarak daha uzundu (4.83±4.79 karşılık 2.09±1.92; p<0.01). Sadece TVT yapılan hastalar ile kombine cerrahi yapılan hastalar arasında operasyon başarısı benzer bulundu. 
SONUÇ: TVT operasyonu genel anestezi altında diğer jinekolojik operasyonlar ile birlikte yapıldığında, gerçek stres üriner inkontinansın tedavisinde etkili bir metottur. Operasyon başarısı açısından obez hastalar ile obez olmayanlar arasında anlamlı fark yoktur (p>0.05), ancak obez hastalarda postoperatif kateter süresi anlamlı olarak daha uzundur. 
Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 18(4):215-220, 2004 
Anahtar kelimeler: Gerçek Stres Üriner İnkontinans, Gerilimsiz Vajinal Bant, Obezite

 

Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 18(4):221-224, 2004 
Preeklampsi Patogenezi ve Şiddetinde Serum Lipoprotein (a) Düzeylerinin Geçerliliği
Şükrü ÖZBÖRÜ, Erdal MALATYALIOĞLU, Mehmet Bilge ÇETİNKAYA, Arif KÖKÇÜ, Tayfun ALPER 
Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Samsun
ÖZET
Preeklampsi Patogenezi ve Şiddetinde Serum Lipoprotein (a) Düzeylerinin Geçerliliği 
AMAÇ: Serum lipoprotein (a) düzeylerinin preeklamptik ve normal gebelerdeki düzeyleri ve lipoprotein (a) düzeyi ile preeklampsi şiddeti arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. 
MATERYAL ve METOD: Bu çalışma, 80 preeklampsili (34 hafif preeklampsi, 36 şiddetli preeklampsi, 10 eklampsi) gebe olgu ve her hasta grubuna uygun olacak sayıda toplam 80 sağlıklı gebeden oluşan kontrol grubu üzerinde yapıldı. Lipoprotein (a) serumda nefalometri yöntemiyle çalışıldı. İstatistiksel hesaplamalarda Mann Whitney U test kullanıldı. 
BULGULAR: Serum lipoprotein (a) düzeyleri (ortalama±SS) hafif preeklampsi ve kontrol grubunda (19.8±2.3-19.2±2.1 mg/dl), şiddetli preeklampsi ve kontrol grubunda (26.7±2.9-21.2±2.5 mg/dl), eklampsi ve kontrol grubunda ise (20.9±5.1-16.8±6.3 mg/dl) olarak bulundu. Hafif preeklampsi, şiddetli preeklampsi ve eklampsili olgularda kontrol gruplarına göre serum lipoprotein (a) düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0.05). Preeklampsili olgularda serum lipoprotein (a) düzeyleri ile çalışmada kullanılan diğer parametreler arasında anlamlı korelasyon saptanamadı. 
SONUÇ: Bu çalışma serum lipoprotein(a) düzeyinin, preeklampsi tanısında ve şiddetinde önemli bir rol oynamadığını göstermektedir. 
Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 18(4):221-224, 2004 
Anahtar kelimeler: Lipoprotein (a), Preeklampsi, Gebelik

 

Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 18(4):225-231, 2004 
Endometriozisin Medikal Tedavisinde Triptorelin ve Danazol'ün Semptomları Giderme Üzerindeki Etkinlikleri ve Karşılaştırılması
Meral SOLAK VATANDOST1, Tülay ÖZKILIÇ2, İlker ARIKAN2, Remzi ABALI2, Deniz ARIKAN2, Serpil BOZKURT2 
1Ardeşen Rize Devlet Hastanesi Kadın Doğum Kliniği, Rize 
2SSK İstanbul Eğitim Hastanesi 2. Kadın Doğum Kliniği, İstanbul
ÖZET
Endometriozisin Medikal Tedavisinde Triptorelin ve Danazolün Semptomları Giderme Üzerindeki Etkinlikleri ve Karşılaştırılması 
AMAÇ: Çalışmamızda, endometriozisli kadınlarda Triptorelin ve Danazol ajanlarının semptomları giderme etkinliklerini ve birbirleri arasındaki üstünlüklerini araştırdık. 
MATERYAL ve METOD: Şubat 1999-Ağustos 2001 tarihleri arasında kliniğimizde, laparoskopi veya laparatomi ile endometriozis olduğu kanıtlanmış 38 hasta çalışmaya alındı. 28 hastaya 3.75 mg Triptorelin depot IM, 6 ay süreyle 28 günde bir verildi. Diğer 10 hastaya ise günde iki kez 200 mg Danazol, 6 ay süreyle oral verildi. Tedavi öncesi ve sonrası, ana semptomlar (dismenore, disparoni, pelvik rahatsızlık ve ağrı) ve jinekolojik muayene ile saptanan bulguları (pelvik hassasiyet ve indurasyon) Biberoğlu ve Behrman'ın endometriozis skorlama sistemine göre derecelendirildi. 
BULGULAR: Triptorelin grubunda dismenoreden yakınan hasta oranında % 50 azalma gözlenirken, bu oran pelvik ağrıda % 28.6, disparonide % 50 olarak bulundu. Danazol grubunda dismenorede % 50, pelvik ağrıda % 30, disparonide % 30 azalma gözlendi. Menoraji açısından Triptorelin grubunda % 25, Danazol grubunda % 40 azalma görüldü. Adet düzensizliği Triptorelin grubunda tamamen düzelirken, (% 32.1 azalma) Danazol grubunda değişiklik görülmedi. Her iki grubun tedavi bitiminde semptomların azalma oranları karşılaştırılınca benzer düzeyde etkili oldukları bulundu. Tedavi sonrası gebelik saptanan 8 olguya da triptorelin uygulanmıştı. Triptorelin grubunda fertilite oranı % 38 bulundu. 
SONUÇ: Triptorelin ve Danazol endometriozisin ana semptomları olan dismenore, disparoni ve pelvik ağrıyı gidermekte aynı derecede etkilidir. Endometriozisli infertil olgularda, GnRH analoğu verilerek gebelik şansı elde edilebilmektedir. 
Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 18(4):225-231, 2004 
Anahtar kelimeler: Endometriozis, Danazol, Triptorelin, GnRH analoğu, Gebelik oranı

 

Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 18(4):232-235, 2004 
Preterm Erken Membran Rüptürü Olgularında Antibiyotik Tedavisi İle Birlikte Tek Doz Steroid Kullanımının Etkilerinin Araştırılması
Selahattin KUMRU1, Bilgin GURATES1, Mehmet ŞİMŞEK1, Ekrem SAPMAZ1, Cem PARMAKSIZ1, Denizmen AYGÜN2 
1Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği, Elazığ 
2Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri Anabilim Dalı, Elazığ
ÖZET
Preterm Erken Membran Rüptürü Olgularında Antibiyotik Tedavisi İle Birlikte Tek Doz Steroid Kullanımının Etkilerinin Araştırılması 
AMAÇ: Preterm erken membran rüptürü (pEMR) olgularında antibiyotik ile birlikte steroid kullanımının maternal ve perinatal sonuçlara etkilerinin araştırılması. 
MATERYAL ve METOD: Fırat Tıp Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde 1 Ocak 2003 ile 31 Aralık 2003 tarihleri arasında pEMR tanısı ile yatırılarak tedavi edilen gebelerden bir gruba (grup I, n=16) sadece antibiyotik (ampisilin) verilirken, diğer gruba (grup II, n=17) antibiyotik ile birlikte tek doz steroid (betametazon) verildi. Maternal ve perinatal sonuçlar karşılaştırıldı. 
BULGULAR: Çalışmaya alınan grupların demografik özellikleri benzerdi. EMR'den doğuma kadar geçen latent süreler ile koryoamnionit ve endometrit sıklıkları gruplar arasında farklı değildi (p>0.05). Respiratuvar distres sendromu sıklığı grup I'de % 18, grup II'de % 5 olmakla birlikte bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Kuvöz ve yenidoğan yoğun bakım ünitesi ihtiyaçları da grup I ve II'de sırasıyla % 43'e karşı % 23 ve % 12'ye karşı % 5 olup, bu sonuçlar da gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık oluşturmadı (p>0.05). 
SONUÇ: pEMR olgularında antibiyotik tedavisi ile birlikte tek doz steroid uygulaması maternal ve perinatal sonuçlar üzerine olumsuz etki yapmamakta, yenidoğan morbiditesinde azalma eğilimi oluşturmaktadır. 
Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 18(4):232-235, 2004 
Anahtar kelimeler: Preterm Erken Membran Rüptürü, Antibiyotik, Steroid

 

Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 18(4):236-240, 2004 
Sezaryen Sonrası Vajinal Doğum: 5 Yıllık Sonuçlar
Metin İNGEÇ, Yakup KUMTEPE, Sedat KADANALI 
Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Erzurum
ÖZET
Sezaryen Sonrası Vajinal Doğum: 5 Yıllık Sonuçlar 
AMAÇ: Önceki gebeliklerinde bir kez sezaryen geçirmiş kadınlarda sezaryen sonrası vajinal doğum (SSVD) uygulamasının sonuçlarını değerlendirmek ve uterin rüptür riskini tespit etmektir. 
MATERYAL ve METOD: Kliniğimizde beş yıllık dönemde 1 sezaryen doğum hikayesi bulunan tüm gebe kadınların kayıtları incelendi. Gebelerin demografik özellikleri, obstetrik hikayeleri, neonatal doğum ağırlığı, Apgar skorları, uterin rüptür oranları ve tedavileri hakkındaki bilgiler toplandı. Kadınlar, elektif tekrarlayan sezaryen grubu (n=476) ve sezaryen sonrası vajinal doğum (SSVD) denemesinin yapıldığı grup (n=285) olmak üzere 2'ye ayrıldı. SSVD grubu da 2 alt gruba ayrıldı: Başarılı SSVD (n=192) ve başarısız SSVD (n=93). Gruplar arasındaki sonuçlar karşılaştırıldı. 
BULGULAR: Çalışma döneminde 1 kez sezaryen geçirmiş 761 kadın vardı. 1999-2003 yılları arasında SSVD uygulama oranları sırasıyla % 16, % 17.8, % 23.5, % 46.9 ve % 49'du. Ortalama SSVD uygulama oranı ise % 37.5 olup, bunların % 67.4'ünde vajinal doğum başarılıydı. Uterin rüptür, SSVD grubunda 4 hastada, elektif sezaryen grubunda 7 hastada tespit edildi (p>0.5). Her 2 grupta 5. dk. Apgar skorları ve bebek doğum ağırlıkları benzerdi (p>0.5). SSVD grubunda tespit edilen rüptür olguları yalnızca başarısız SSVD alt grubunda gözlendi ve bu grupta yalnızca 1 olguda fetal ölüm meydana geldi. Başarısız SSVD grubundaki doğum ağırlıkları başarılı olunan gruptan daha fazlaydı (p<0.05). 
SONUÇ: SSVD uygulaması yüksek başarı oranıyla elektif sezaryen uygulamasına göre güvenli bir alternatiftir. Başarı oranı SSVD uygulaması için dikkatli bir şekilde seçilmiş hastalarla artırılabilir. Fakat, bu yöntem yine de tamamen risksiz değildir. Uygulama mutlaka acil sezaryen şartlarına sahip merkezlerde yapılmalıdır. 
Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 18(4):236-240, 2004 
Anahtar kelimeler: Sezaryen Sonrası Vajinal Doğum, SSVD, Uterus Rüptürü, Geçirilmiş Sezaryen, Doğum Denemesi

 

Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 18(4):241-245, 2004 
Vaginal Agenezide ABBE-MCİNDOE Tekniği
Şivekar TINAR1, Ahmet AKSOYLAR2, Esin ÇELİK1, Deniz ÖZTEKİN CAN1 
1SSK Ege Doğumevi Kadın Hastalıkları ve Eğitim Hastanesi, İzmir 
2SSK Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Plastik ve Rekonstriktif Cerrahi Bölümü, İzmir
ÖZET
Vaginal Agenezide ABBE-MCİNDOE Tekniği: Altı Olgunun Analizi 
Rokitansky-Mayer-Küstner-Hauser Sendromu olarak bilinen müllerian ageneziler, müller kanalının yokluğu ile karekterizedir. Bu hastaların yetişkin hayatlarında seksüel foksiyonlarını sürdürebilmeleri için yeterli bir vajen oluşturulması gereksinimleri vardır. Bunun için operatif ve nonoperatif değişik teknikler tanımlanmaktadır. Bu çalışmadaki amacımız, Abbe-Mcİndoe tekniğinin neovagen ameliyatlarındaki etkinliğini ve güvenirliğini ince-lemektir. Kliniğimize başvuran 6 vajinal agenezili hastaya uygulanan Abbe-Mcİndoe tekniğinin etkinliğini araştır-dık. Hastalarımızda genellikle 8 cm üzerinde vagen oluş-turduk. Bu da seksüel aktiviteleri için yeterli oldu. Vajinal agenezili hastalara operatif yaklaşımda Abbe-Mcİndoe tekniğinin komplikasyonu az ve başarı şansının yüksek ol-duğu düşüncesindeyiz. 
Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 18(4):241-245, 2004 
Anahtar kelimeler: Müllerian Agenezi, Abbe-Mcİndoe

 

Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 18(4):246-250, 2004 
Primer Amenore Nedeni Olarak Mayer-Rokitansky-Küster-Hauser Sendromu: Olgu Sunumu
Remzi ABALI, İlker ARIKAN, Serpil BOZKURT, Deniz ARIKAN, Oktay ERDENER 
SSK İstanbul Eğitim Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği, İstanbul
ÖZET
Primer Amenore Nedeni Olarak Mayer-Rokitansky-Küster-Hauser Sendromu: Olgu Sunumu 
Mayer-Rokitansky-Küster-Hauser Sendromunun tanısı genellikle primer amenorenin araştırılması sırasında koyulur. Kliniğimize adet görememe şikayeti ile başvuran 21 yaşındaki hastadan detaylı hikaye alındı ve pelvik muayene yapıldı. Hormon profili, sitogenetik analizi, odiolojik inceleme ve IVP istendi. Diagnostik laparoskopi ve operasyon esnasında alt genital sistemin ayrıntılı değer-lendirilmesi yapıldı. Jinekolojik muayenede himen anüler, intakt ve hemen himenin arkasında dar ve derinliği ol-mayan, kör bir cep izlendi. Himen arkasındaki bu cebi dö-şeyen mukozaya vertikal bir insizyon yapıldı. İnsizyon parmakla derinleştirilmeye ve genişletilmeye çalışıldı. Ancak 2-3 cm derinliğinde kısa bir vajinal boşluğa ula-şılabildi. Laparoskopik incelemede overler ve tubalar do-ğal, uterus her iki pelvis yan duvarında rudimenter birer bant şeklinde izlendi. Sitogenetik analiz sonucu 46,XX geldi. Odiolojik inceleme sonucu normal, FSH:1.9mIU/ml, LH:5.0 mIU/ml, Ö2:196 pg/ml, PRL:31µIU/ml, TSH:7.9 µIU/ml olarak bulundu. 
Taşıyıcı anne dışında çocuk sahibi olma şansı bulunmayan bu hastaların en azından cinsel fonksiyonlarını sağlıklı yürütebilmeleri açısından alt genital sistemin dikkatli bir değerlendirmesi ve gerekiyorsa cerrahi olarak da tedavi edilmesi gereklidir. Aynı zamanda düzenli cinsel yaşam için danışmanlık hizmeti vermek de yararlı olacaktır. Diğer sistem anomalileri de birlikte olabileceğin-den ayrıntılı bir sistemik değerlendirmenin yapılması da ayrıca büyük önem taşımaktadır. 
Jinekolojik ve Obstetrik Dergisi, 18(4):246-250, 2004 
Anahtar kelimeler: M-R-K-H, Primer Amenore, Müller Kanal Defektleri, Vajinal Agenezi
Logos Tıp Yayıncılığı
Yildiz Posta Cad. Sinan Apt. No:36
D.63-64 Gayrettepe 34349 Istanbul
 
Fax :
(212) 288 0541
(212) 288 5022
(212) 211 6185
  E-mail
[email protected]
  Google Maps için tıklayın